Yaprağa ağıt

Bir tutam suya muhtac yasiyor umutlarim. Kurakligin ortasinda, gunese kizginligini insana sunan taslarla, susuzlugumun farkina variyorum. Bu kadar sakin, bu kadar suskun. Buhari bile olmayan bir atesim var, kizginligini gunesten alan taslarin cikardigi bir ates. Ellerimi ellerinin ustune koydugum bir yaprak tanesi inciniyor sozlerimden. Ciceklere vuruyor kendini, ormana, suya ve daga. Hepsi soru soruyorlar, hepsi cevap istiyorlar, hepsi cevapsiz kaliyorlar. Yaprak, oldugunun veya öldüğünün farkina varmadan bir tutam suya hasret nefes almaya devam ediyor.

Incittim, incindim. Kelime oyunlarina yer birakmayacak kadar neseli bir suskunlukla bezenince gok, yagmur gibi birsey -hani suskunlugun sesi derler ya oyle birsey biraz da; havayi bir kasvet kaplar, insanin iciniyse netameli bir huzur. Ruzgarin kisa bir dalgalanisini hisseder kulaklar. Soruyu duymaya baslarsin, dag agaca, agac topraga, toprak yola, yol caliya, cali kusa sorar. Fisiltilari duyarsin. Adin aklina gelmez bir an, en tanidik seyi adin sayarsin. Col mudur gul mudur, su mudur tuz mudur? Onemli degil. Ovanin ve daglarin sorusu, tum sorulari yutan dev bir baliga donusur. Adini bilmedigini animsamazsin bile.

Yaprak gelir sonra eline, duzeltemedigin cumleler. Sessiz, sakin ve kulaklari tikali bir yapraga ne soylenebilir ki. Gordugun yer senin olsun der yaprak, tuttugun dal kadar. Gozlerinde gunes olmasa, ufka kadar ne var ki? Cumleler kelimelere, kelimeler de harfe donusur; tek bir ses olarak gelir yanima. Yaprak, ne demek istemistir?

Bilinmez.

Bugusunda daglari cizdigim bir sabahin, kuytusunda usuyorum. Burasi sessizligin en kirilgan, en narin, en hassas noktasi. Ben konusmanin diliyle, susmanin gerektigini soyledim. Yaprak kirildi, su sizdi damarlarindan.

Nihayet, umutlarim da suya kandi. Icinde yapragi curuterek.

Ne / kadar / uzak?

Daglari delmek kolay, denizlere sor uzagi. Bir masal bilirdim icinde kafdagi uzak ki uzak, bana gercek gelirdi. Kaf kadar olmak isterdim kaf kadar hayal. Denizlerden uzak, daglara yaslamak kendimi.

Ruzgar gonderdiginde firtinalarin yolunu kestigi yer, sarki soylediginde sozlerini kimsenin anlamadigi yer, gunes vurunca tepeden her yerde aynisin diyemedigin yer, kagida el suremedigin, birakip da gidemedigin yer uzak. Saklambac oynadigin agacin bir benzerini goremedigin yer uzak.

Adimlarla tuketilemeyenin adi uzak. Susunca sesi duyulamayanin. Bir guvercin salindiginda gidilemeyen uzak. Uykuda vardiginda bile yoruldugun yer uzak. Hissetmekten cekindigin her seye uzak demisiz.

Adimlarla ulasabildigim yere uzak dersem, bana ucmak mi gerek? Ben sofradan ilk kalkan degildim belki evet, halaya ilk karisan da degil. Ama sofranin bu kadar uzagina ilk ben gittim, sofradan bu kadar uzak.

Nefesime soz geciremeyince inlesem duyulmaz, uzak. Keske dediginde icine bir tas oturuyorsa  o da uzak. Uzak benden degil bana uzak. Uzagi tanidigin yer uzak.

Uzak bir masal gibi, gercek. Ben, sakallarim yeni terlemisken kaf dagina inanmayi da birakmistim, amerikaya da. Simdi ikisine de inaniyorum.

Incinmis Hayat

Damla damla ör beni kurban olduğum! Yüzünden düşen bin parça soğuk işliyor beynime. Damla damla ör beni, kuş kafesinden çıkar. Kaçtığım yağmurlar kadar aceleci ol, unuttuğum şiirler gibi acıklı. Sımsıkı sarıl beynime, damarlarım çatlasın. Kıpkırmızı haritalar çiz, ey sade sefil sarı ve sürgün umutlarım. Bu gece nerdesiniz? İncinmem gerek.

Bir ikindi sonu sessizce çıkıp gitmeniz çok koydu bana. Koyuldu gece. Simsiyah gözler tepemde dikilince, kaçıncı sefer sayısıydı bilemem, üzgün bakışlara gittim. İncindim.

Yeniden doğmak isteyişimin teri. Bir annenin hissettiği acıdan daha büyüğünü hissetmez miyiz acaba ilk nefeste? Hatırlamıyoruz ki! Annem ve hayat, sökülüp iplik iplik yığılır üstüme. İncindim.

Sevgilimin gözleri, incir tanesinden mülhem, siyaha çalan bir dağ sanki. Dağlar vardır, karlı soğuk, uzak, boğuk ve tuzak. Dağların içinde puslu bir vadi, kıskıvrak sarılıyorum dört bin yandan. İncinirim.

Koş bakalım harf tarlası. Hangi kelime olacaksın yanıma gelince! Koş bakalım içi boyanacak kutucuklar, elde kalan sıfır! Koş. Kuşkucu yanım ne de güçlü, merhametim nasıl da ezik. Rahmete muhtaç şakaklarımda kuyruktan bozma şiirler. Doluyor, doluyor ve ben inciniyorum.

Ölüm ya? Hiçbir araya gelmedim bir anlık dahi. O gelse ben çıkmış oluyorum, ben gelsem o meşgul. Elbet bir gün yakalayacağım. İncindiği yerden kopar hayat, bilmiş olasın.

Ekolojik Bir Topluma Doğru

İnsan, çevresi ile birlikte insandır. Tek başına var olması ve varlığını sürdürmesi beklenemez. Hiç kimse yoktur ki çevresine –hem fiziksel, hem de zihinsel- duyarsız kalarak yaşayabilmiş olsun. Aynı şey, yalnız insanlar için değil canlı cansız tüm varlıklar için de geçerlidir. İşte çevrebilim (ekoloji), bu ortak yaşanacak olan “çevre”nin bilinçle değerlendirilmesi, dengesidir.

İnsan, belki doğasında bulunan belki sonradan kazandığı bir yeti ile tahakküm ve zorlamayı sever ve kendinden zayıf olana hükmetme arzusunu içinde taşır. Bu yüzden mücadele eder ve bu yüzden hayatta kalma savaşı verir. “doğayı tahakküm altına alma” fikri de buradan doğmuştur denebilir. İnsanlık, hayatını kolaylaştıran tüm doğa kaynaklı etkenleri bir kenara bırakmış ve doğanın gücünü zorlama yoluna gitmiştir. Günümüz toplumlarının içinde bulunduğu kapitalizmin de en büyük vurgusu bunun üzerinedir: doğayı kontrol et, hayatını kolaylaştır.

Modern insana aşılanan bu duygu, insani değerleri körelterek hassasiyetleri ortadan yavaş yavaş kaldırmaktadır. Bunun en önemli ayağını da kendinin dışında kimseyi, hiçbir canlıyı ve cansızı düşünmeden bencilce yaşaması oluşturur. Bu bencillik sebebiyle de doğal dengeyi sarsacak, düzenleri bozacak hareketlerden geri durmamıştır.

Ekoloji, salt bir çevre hareketi değil, bir toplum ve bilim felsefesi, anti-hiyerarşik ve anti-otoriter bir toplum projesi, bir eylem ve yaşam tarzıdır.

Bu uzun girişten sonra kitabın içeriğinden bahsedebiliriz. Kitabın özü: bugün yüz yüze olduğumuz çevreyle ilgili sorunların özünü yakalama çabasıdır: yani toplumsal ilişkilerde tahakküm ve ekonomik ilişkilerde rekabet. Bu çok önemli iki etken, bize dünyanın hor kullanılmasını açıklayan en kısa ve anlamlı ifadelerdir. Genel tema olarak bu tespitlerin yanında, esas hedefin konuya, tutarlı, özgürlükçü ve diyalektik bir bakış açısıyla bakmaya duyulan ihtiyaç olduğu söylenebilir. Zira ekoloji, çoğu kez dillerde sakız olmuş bir kavram olagelmiş, gerçek anlamının ötesinde hatta tam tersine doğanın kullanımını kolaylaştırdığı önyargısından kurtarılmalıdır.

20. yüzyılın ikinci yarısı yani düşünsel arayışların ve yeni toplumsal hareketlerin ortaya çıkışına tanık oldu. Sınıf, cinsiyet, ırk, milliyet ve düşünce ayrımlarını sorgulayan bu hareketler arasında en büyük etkiyi ise ekoloji hareketi yaptı. Artık özgürlük ve bilinçte temellene bir ekolojik toplumsal felsefeyle bir ekolojik doğa felsefesini birleştirmenin zamanı gelmiştir.

Ekoloji hareketi, insanın zorlanıp doğaya teslim olması savunusu değildir. Ekolojik dengenin insanın lehte ya da aleyhte görünen her türlü korunumu aslında insan da dahil tüm canlıların lehinedir. Teknoloji ve bilim elbette var olacak ve elbette insanlığın gelişimi için çabalayacaktır. Ancak görevimiz, teknolojinin vaatlerini, yani yaratıcı potansiyelini, onun tahrip kapasitesinden ayırmaktır. Böyle yapınca, sorun olarak gördüğümüz birçok mesele kendiliğinden hallolmuş olur. Yani insanın gerek duyduğu şey ileri teknolojileri toptan devre dışı bırakmak değil teknolojiyi yeni çevre dengesine sahip dünyanın ahengine katılacak şekilde düzenlemek ve geliştirmektir.

Devrim yalnız kurumları ve ekonomik ilişkileri değil, canlı ya da cansız tüm evrenle girdiğimiz ilişkileri, bilinci, yaşamı yorumlayışımızı, arzularımızı da kucaklamalıdır. Bunun için yalnız ataerkil aileye değil, tüm toplumsal sınıflara ve mülkiyet biçimlerine karşı olan özgürlükçü bir bilinç ve eylem tarzı geliştirmelidir.

Toplumla ekolojinin ilişkilerini iyi okumak ve bu ilişkinin seyrine doğru, anlamlı yönlendirmelerde bulunmak gerekir. Modern toplum, kendine has kültürel birikimi sayesinde, insanın doğayla kavgasını endüstri öncesi toplumlardan kızıştırmaya yatkındır. İnsanlık, ekolojiye müdahale etmekten hiçbir zaman geri durmamıştır ancak endüstri devrimi sonrasındaki zamanlarda çevrenin üzerindeki baskı, doğal görünmeye ve dolayısıyla rahatsızlık vermemeye başlamıştır. Teknik, doğru yer ve zamanda yerince ve yeterince kullanılmalıdır. “teknoloji insanlığın bir uzantısı olmaktan çıkar; insanlık teknolojinin uzantısı halinde gelir” (sh.46)

Elbette çevreye karşı bu acımasız yaklaşımın kaynağı ihtiyaç ambalajına saklanıyordur. Buna karşı biz, yeni bir ihtiyaç anlayışı geliştirmeliyiz. Bu, medyanın dikte ettiği “ihtiyaçlar”a değil, sağlıklı bir yaşamı destekleyen ve bireysel isteklerimizin ifadesi olan ihtiyaçlara dair bir anlayış olmalıdır. (sh.47)

Ekolojik hareketin hedefleri bellidir; hareket bugün bazı bakımlardan gemi azıya almış çevre tahribatına karşı geciktirme eylemi yürütmektedir. Diğer taraftan ekolojinin aslında hayatın neresinde olduğunu diğer insanlara da anlatan, çevreci bilim ve teknolojiyi savunarak insanın doğayla ilişkilerini devrimci bir yaklaşımla yeniden yaratıcı bir hareketin içindedir.

Doğal dünyanın, zenginliğini ve potansiyellerini ortaya serip gerçekleştirebilmesi için, belli bir oranda kendiliğinden bir gelişmenin dümen suyuna girmesine izin verilmelidir; elbette, doğanın öz bilinçli ve öz etkin kıldığı insan bilincinin ve yönetiminin bilgisi ışığında.

Toplum ile doğa ilişkisini değerlendirirken dikkat edilmesi gereken şey, doğaya hükmetmenin insanın insan üzerindeki tahakkümünden kaynaklandığını, doğal dünya ile ahenkli bir ilişki kurma yolunun toplumsal dünyanın ahenkli kılınmasından geçtiğini görmemiz gerek.

Ekoloji, yalnız boş kırları, ormanları değil daha çok ve daha yoğun şehirleri ilgilendirir. Ve şehrin doğa içindeki yerinin bilinmesi, aslında çevre bilincinin yaygınlaşması açısından olağanüstü önem taşır. İdealle gerçek arasında sıkışan kent planlaması, bir mit olarak ortaya çıkmaktadır. Söz konusu mit, bu görünüşteki disiplinin kendine yakıştırdığı soy ağacı ve adlandırma sisteminden, bizzat “kent planlama” teriminden kaynaklanır. Planlama sözcüğü, kaba bir ihlal eylemini anlatır yalnızca. Modern zihniyet için “planlama” düzensizliğe düzen getiren, tesadüf ve olumsallığı insanca anlamlı tasarım içinde örgütleyen rasyonalite ve kavramsal amaçlılık demektir. Bu durumda doğallığı istenen ve ekolojinin önemli faktörü olan kent nerede kaldı?

Ekoloji konusunda Marksizm de kapitalizmden aşağı kalır bir tahribata sebep olmamıştır. Marksizm sınıflar, ekonomi ve iktidar eksenine hapsolarak bir kapitalizm (devlet kapitalizmi) haline gelmiştir. Bir bütün olan hiyerarşi ve tahakküme imkân veren temellere inmesi ve bunların ortadan kaldırılması gerekir.

Bunun için de doğrudan eyleme, özyönetime ve eko-cemaatlere ihtiyaç vardır. Doğrudan eylem, özgür yurttaşlardan oluşan cemaatler yoluyla kamusal alanı doğrudan yönlendirebilen aktif öncelik amaçlar; aynı zamanda kendisi de böyle bir sürecin sonucudur. Tahakküm ve hiyerarşi ilişkilerinin yerini özyönetimin alması yeni bir tür yurttaş öznenin, yani özgür ve kendi kaderini belirleyen yurttaşın sahneye çıkması, devlete karşı yurttaş örgütlerinin ve halk meclislerinin oluşturulması anlamına gelir.

İkinci dünya savaşı ve sonrası kuşağı biyosfere kendinden önceki tğm kuşakların verdiği toplam zarardan daha fazlasını vermiştir. Radyoaktif/kimyasal atıklar, zehirli katkı maddeleri, tıkanan yollar, yaşanmaz hale gelen kentler… Her alanda ekolojik bir tahribat almış başını gidiyor ve artık toplumun ve doğanın seslerine kulak vermek zorundayız. Çünkü bu çark, devrilirken herkesi içinde götürüp öğütecektir. Zaman dolmadan ve her şey yitip gitmeden, nesilleri eğitmeyi ve uyanık kalmayı da ihmal etmeden gerçek ve köklü ekolojik hareketin sesini yükseltmesi, halk ve burjuvanın yeterli ve dengeli düzeyde bu konuda bizzat bulunması gereklidir.

Sonuç olarak yazarın bir tespitini alalım:

“ Geriye baktığımda, bu kitapta ifade edilen temel görüşlerin hiçbirini değiştirmek için bir neden göremiyorum. Bugün var olan çeşitli Yeşil yada ekolojik hareketlerin kaderi ne olursa olsun, kitabımın birinci bölümünü oluşturan ekoloji konusundaki beş giriş makalesi bir kuşak önce olduğu gibi, bugün de bariz olarak gündemdedir.” (sh. 9-10)

Yazar: Murray Bookchin / Çeviren: Abdullah Yılmaz / Ayrıntı Yayınları–1996

Düşünceyi Düşünmek

İslam toplumlarının durumuna baktığımızda, her zaman geçmişe vurgu yaparak geçmişte yaşamayı şimdiye tercih eden ile geçmişi hatalardan ibaret görüp bugününü milat sayarak gelecek hakkında kendini tek yetkili merci gören iki zıt kutup görüyoruz. Ve her ikisi arasında gidip gelmeler, arada bulunanlar da üçüncü bir kutbu oluşturuyor. İslam toplumlarından biri olarak ülkemizin düşüncesi bu minval üzeredir.

İslam’ın herhangi bir zaman ve mekana bağlı veya bir millete mahsus olmaması onun dinamizminin temel kaynağıdır. Kur’an gibi, tüm çağları kapsama alanına alan bir rehber kitabın haleleri diyebileceğimiz görüşler de, çağına göre Müslüman’ın fikir yapısını oluşturur, şekillendirir. Kur’an’ın insanlığa rehberlik etmesi bu yolla gerçekleşir. Müslümanların düşüncesi, dışa karşı özgürlüğünü vahye teslimiyetle kazanmıştır. Ancak böyle bir terzinin kefelerindeki ufak dahi olsa oynamalar tüm düzeni alt üst edebilmektedir. Örneğin, vahye teslimiyeti yitiren ümmet, dışında özgür düşünceyi kaybetmekle öder yaptığını. Ve sonuçta İslam alemini fikrî durumu ortaya çıkar: Taklitçilik, özenti veya aşağılık kompleksleri.

Bahsettiğimiz bedeli altı yüz yıllık bir çınar ve kaç milyon metrekarelik alanı, daha kötüsü bir medeniyeti kaybederek ödedi Osmanlı. Bu kaybın farkına varacak kadar uzun soluklu düşünemeyen bir kısım aydın, anı değerlendirmek adına, sadece rüya olarak nitelendirilebilecek kimi düşüncelerin peşine düştü. Eli boş döndükçe hırçınlaşan, sertleşen; sertleştikçe elindekileri de kaybeden zihniyet, adeta bir kalkınma patinajına girip var olan tüm gücü, tüm umudu, tüm zamanı yitirmiştir.

Ancak bu patinajların farkına varan ve herkesin de varması için uğraşan esaslı fikir işçileri de var olmuştur. Kimi zaman siyaset, kimi zaman edebiyat, bilim veya kimi zaman hayatın herhangi bir köşesinden insanlar bu gönüllü işçiliğe girişmişlerdir. Şimdi bilançoya bakma zamanıdır; kim ne kadar ve ne şekilde koymuştur taşın altına elini.

Bir medeniyet sıçraması için, geçmişimizi sorgulamamız gerektiği bilinci içinde, ne yapmamız, bu taşın neresinden tutmamız gerektiğini sormalıyız kendimize. İslam’ın Allah tarafından kıyamete dek yaşatılacağı vaadi tembelliğe; hali hazırda bulunduğumuz durum da umutsuzluğa sevk etmemeli bizleri. Her çağın, her devrin, her dönemin ve hatta her saatin vazifelerini iyi bilmek ve ona göre bir duruş almak için çalışmalıyız.

Okumalarımız, yazmalarımız, konuşmalarımız, susmalarımız kısaca tüm yaşamalarımız bunu tayin için olmalı. Ve tayin eder etmez uygulamaya geçmek için. İslam, bir ruh ve metafizik düzen olduğu kadar, esasen bir tavıralış silsilesi ve fiziğe hükmetme bilincidir. Damlaların sürekliliğindeki azmi, ateşin yakışındaki umarsızlığı ve mevsimlerin ardı ardına gelişindeki düzeni anlamadan, sabah aydınlığının İslam aydınlığına bir delalet olduğuna inanmadan ve biz kendimiz için bir şeyler yapmayı düşünmeden Allah’tan yardım dileyemeyeceğimizi bilmeden bu bilincin ışığını yakmış olamayız.

Bir fikre ihtiyacımız var. Bizi bize net gösterecek, bir ayna kadar yalın. Ve bir ağacın kökünden başlayıp, en ucundaki yaprağına dek uzanan kimliği gibi özgün. Bizden olmalı. Başkasının yüzüyle çektirdiğimiz fotoğraflar bizi ne kadar yansıtabilir ki? Biz, bir geleneğin enkaz olduğu söylemiyle emdik annemizin sütünü. Yürürken yavaş yavaş, “artık yeni bir şeyler söylemek lazım” söylemleri de yürüyüp gidiyordu. Sonra okullu olduk, elimizde partizan bayraklar. Niceliğin verdiği keyif. Sağcılar diye okuyunca ayette, hiçbirimiz sağcı olmanın sakıncasını görmedik. Büyüdük; çantamız kitap doldu, elimiz kalem tuttu. Okudukça, malzemenin çok; yazdıkça, ihtiyacımızın bir nizam, intizam olduğunun farkına vardık.

Dağınıklığın arasında bir düzen kurmuş olmak, düzene gereksinim duymamak anlamına gelmiyor. Belki postmodern bir darbenin çocukları olarak her şeyin doğru olabileceği ihtimalini düşündük. Belki söz söyleyen insanların çokluğu kimi dinlememiz gerektiği konusunda karasız bıraktı bizi .yazılanların bu kadar çok olması, harfleri tanımakta güçlükler çıkardı. Her şeyin bu kadar çok olduğu bir ortamda, azınlık gibi yaşama ruh hali ile baş başa kaldık. Bize bir ışığın yanması gerekiyordu; bir huzme?

Deneme gerçekleşir de yanılma olmazsa zaten amaç hasıl olmuştur. Ancak deneme-yanılma diye adlandırabileceğimiz tüm tecrübelerin bir riski vardır. Denemeden sonra bu tecrübeye isim de veren yanılma gerçekleştiğinde, tekrar denemek için güç gerekir, umut gerekir ve zaman gerekir. Bunlardan biri veya biri veya daha fazlası eksilirse artık tüm deneme ve yanılmalar bu ilk yanılmanın kapsamında ilerleyecektir. Tıpkı bir bölme işleminde bir hanenin yanlış çıkmasından sonra, devamının da yanlış üzerine kurulması gibi. İşte bu şekilde, bir yanılma döngüsüne girenler ve girenleri görüp denemeye hiç yanaşmanlar ve bazen ilk denemede bulduğu şeyi doğru sayanlar oldu. Ve çok yerde kırıldık, bölündük, bölündük.

Böyle dağınık bir tarihçe bile boz bulanık fikir hayatımızın haritası için bize yeteri kadar bilgi veriyor. Hayatın çok farklı yönlerini de kapsayabilecek, dört başı mamur ve bizden, içimizdeki kaynaktan fışkıran düşüncelere ihtiyacımız var. Düşünmek, tek başına yeterli bir akçe değil elbet, ancak adım atmadan önce bin kere düşünmeyi söyleyen bir mirasın öğretisidir bu. Eylem de düşünce bardağından taşanlar değil midir zaten?

Düşünce dolaylarında dolaşmak gerek ve sonra içine girmek. Bu çağın birer Müslümanı olarak bu çağda İslam’ın layık olduğu yere oturması için uğraşmak bizim vazifemiz. Geçmişten kopmadan ama onu ayağımıza dolamadan, gelecek hayallerine boğulmadan ama umudu hep yaşatarak ve daima planlı; bu çağın Müslümanlığını ortaya koymalıyız. İslam, dinamizmini Müslümanların eliyle kazanır. Bu eller bizim ellerimiz olsun.

Göz Kapalı

            Hiç kapatmadım gözlerimi sen kapattığından beri.

            Karanlığa bulandığımın hemen ertesinde bir kış gecesi yaşamışım; aldanışlarıma bırakmışım kendimi. Seni, sesinde var edince Yaradan, varlığın tadına varmışım.

            Bir cadının gözlerindeki öfke, sükûnetimizin serinliğinde eriyorken, yağıyorken üstümüze derin düşünceler, birbirimizin göğüs boşluğunu doldurmakta uçuşan suretlerimiz.

            Gönül… En son noktadan geri dönme üzerine şartlı. En son: en önceden bir sonra. Ve hakikat; izlerimi geri geri takip etmenin lügatlerdeki adı.

            Kararımı verdiğim an, aklımda bir kasırganın olması kaçınılmazdı. Ve kaçınılmadı. Bir buzdağının yalnız yerinde var olması kadar acı ve ürkünç ve kışkırtıcıdır benim sana emanet ettiğim cadı süpürgeleri.

            Önce gidip sana nasihat etmeliydim: cadı, seni bekliyor.

            Sonra gelip bana hakikat öğretmeliydin: cadı beni gözlüyor.

            Tüm kuramların, kurumların, kuranların dışında bir sezgidir karanlık gecelerimin ilhamları. Karanlık gecede elime aldığım kara kalemimin kara yazısı. Aklıma gelen mum içimi aydınlatır mı? Suların akarken söylediği şarkılar ne dilde? Dilime gelmeyen kelimelere rüyalarda buluşuyordum. Kışkırdım neye kızıyorsam onun karşısında. Aynam bende kendini görüyor. Görüntü hangimiz? Hakikat ne tarafta?

            Bir çürük tahtanınki kadar acı çıkıyor sesim. Sussam, kurduğum şehirler yıkılacak üzerime; konuşsam, bir fırtına patlar dilimin ucunda. Ellerimin sahip olduğu ne varsa bırakmaya niyetliyim. Koşulacak en uzak yere koşmalıyım.

            Darağacı.

            Hançere.

            Boşluk.

            Ve kendimle konuşurken tepeme binen sarhoşluk.

            Kuşku doluyum, var mıdır ben olmayınca ben olacak biri? Kuşkuluyum; bomboş sokakları yürürken aydınlatır mı gözlerin beni? Hiçbir sesin ve meleğin olmadığı zamanlarda gezsem, kurur mu yeni yeşermiş tarlalar?

            Güneş.

            Sarı.

            Darağacı.

            Korkuyorum gidince, ellerinden bir parmak düşsün boşluğa. Kursağım kurudu. Burası mümbit bir çağlayan. Doldurdum ellerimi çakıl taşları ile. Sesini aldım yanıma. İstediğim beş rengi seçtim; ikisi dünyada kaldı. Ben varım, ses var.

            Haydi gör beni. Sesimi gör.

Yola çıkarken yazılmıştır

Yolların bitmesi demek, aslında bir noktada yolun milyonlarca farklı yöne ayrılması demekmiş.

Yol biter mi bitmez mi? Sokak çıkar mı çıkmaz mı? Caddeler ne kadar uzun, otoyollar nereye kadar gider veya sokak lambalarının ışığı hiç mi sönmez? Bilinmez. Bu sorular aslında cevabı bulunsun diye değil böyle soruların da olduğu bilinsin diye sorulmuştur. Ve bilinmektedir de…

İşte oraya; o yolların bitişine –aslında yolların tükenişi demek daha uygun olur  ya- kim gelirse gelsin bu sorulardan haberdardır. Her bir yolu ayrı ayrı deneme ihtimali ise hiç yoktur. Bilmektredir; yolun bittiğini, tabelaların tükendiğini bal gibi bilmektedir. Ama gitmek zorundadır bunca yoldaın birine. Doğru çıkma ihtimalinin milyonda bir bile olmayışının yanında, belki de doğru yolun hiç olmaması da söz konusudur ya, bunu da bilmektedir. Ama bu yoldan, bu yoların tükeniş noktasından binlercesi, milyonlarcası da geçmiştir işe. O da geçecektir. Yerde ne kemikler ne ölü yiyen böcekler var; demek ki burada kalan olmamış. Biz de kalmayacağız elbet.

Yollar tükenir yolar tüketilir.

Doğru yolun yanlış yollara bir alternatif olmadığı bilinmez çünkü. Doğru, doğru olmak zorunda olduğu için vardır. Varlığı gizli, saklı yada hesaplı olabilir. Ama gittiği yön her zaman hesapsız,açık ve seçiktir.

Şimdi ne gereği var felsefenin? Edebiyatın kıvrımlı yollarında direksiyon sallarken tekerlekten gelen gürültüler yetiyor zaten. Bir de bu paragrafı neden ekledin yazıya?

Yazı, kendi yolunu kendi seçer çünkü. Kalemin elimde duruşuna aldnmayın, o beni kulllanıyor. Yolunu bitirdikten sonra gittiği her yol doğru çıkıyor. Yoların tükendiği yerde, milyon ihtimalin ezici baskısından, vehimlerin ateşli cümlelerinden ve çaresizliğin çivili kıskacından böyle, bu hızla kurtuluyor. Hızının bittiği yer aslında yolların tükenişi gibi görünse de; bakmayın; onun tükenişidir. Herkes, kendi tükendiği yeri “yolun sonu” sayar. Bu böyledir.

Yazılar yazılır, çiziler çizilir, sözler söylenir ve yolalar hakkında herkes herşeyi bilmektedir. Yoldan çıkan bir daha dönemez. Yola gelmeyen aslında adam değildir.yolun başında olanar vardır ve genellikle dönenlerle bu dönüş yolunda karşılaşırlar. Uzun ince yolar vardır; gece gündüz gidilir. Yolcu yolunda gerektir, çünkü yol uzundur. Yol yorgunluğu vardır, yol azığı konmuştur. Ama herşeyin olup bittiği yerde yolun sonuna gelinmiştir.

Yolun sonu… Tükenişin, beyaz bayrağı çektiği yerdir.

İSLAM DEĞERLER SİSTEMİ VE MAX WEBER

“Son yıllarda, küreselleşme ve Avrupa Birliği sürecinden ötürü ekonomi sistemimiz liberalizm çizgisinde ilerlemektedir. Böylece, batı toplumlarına özgü , onların dünya görüşü ve değerler düzeninin oluşturduğu kapitalist sistem, tamamen farklı bir topluma uygulanmak suretiyle yerini almış bulunuyordu.

Gözlendiği üzere, kapitalist sistem, 15. yüzyıldan itibaren batı toplumlarında meydana gelen Rönesans, reform ve aydınlanma çağının birikimleri üzerine kurulmuş bir akımdır. Reformla insanın Tanrı karşısında hiçbir aracıya gereksinim duymadan özgürce yakarışı esastır. Artık, Katolik zihniyetin Allah ile kul arasına giren din adamlarını aracı olarak kullandığı bir inanç sistemi, Protestanlıkla yerini Tanrı karşısında özgür ve bağımsız karar veren insana bırakıyordu. Bireysellik-özgürlük öğreti sistemi, 16. yüzyılın ilk çeyreğinden itibaren Almanya’da Luther, Fransa’da Calvin’le başlayan bir dinsel hareketin sonucu olarak ortay çıkıyordu.”

Bu uzun giriş kitabın nelerin üzerine kurulduğuna dair bize ipucunu yeterince veriyor aslında. Ama üst başlık olarak yer alan “İslam Değerler Sistemi”nin bu konuya katkısı ne olnu belirtmek lazım gelir.

Kapitalist sistem her şeyden önce, bireyciliğe dayanan ve serbest piyasa ekonomisine yönelik bir düzeni ortaya koyar. Ve bu düzenin sadece ekonomi ile sınırlı kalacağının düşüncesi bile anlamsızdır. Fert fert tüm topluma yayılan bu bireyselci bakış açısı, genel geçer kurallarını geciktirmeden oluşturmuş, ve şehirli-köylü, okumuş-okumamış gibi ayrımların temel öğesini teşkil etmiştir. Para, her şeyden önce tüm insani ve sosyal özelliklere farklı bir boyut kazandırarak, kişilerin ve toplumun karakter özelliklerini değiştirmiştir. İşte Weberci yaklaşım burada devreye giriyor; bu yaklaşım, kapitalist Protestan ahlakından  beslendiğini, Protestan ahlakının ise ekonomik modelin itici gücü olduğunu açıklıyordu.

Weber tarafından “özel toplum türünün deneyimi değil, doğrudan kapitalistlerin eseri” olarak tanımladığı kapitalizm, Protestan ahlakının ürünüdür. Ve bu ahlak da temelinde “isyan” ve “maddileşme” gibi öğeler barındırdığından, etkilediği toplumlarda ciddi bunalımlara ve geçmişe kapanıp günü kurtarmaya yönelik arayışlara mal olmuştur. Müslüman toplumlar da bu sistemlerden fazlasıyla etkilenmiş ve değerler sistemi ile sorunlar baş göstermiştir.

Müslümanların, yaşadıkları devrin pasif unsuru olmaları dolayısıyla maruz kaldıkları kültürel, sosyal, ekonomik ve daha ötesinde askeri taarruzlar değerler sistemini sorgulamaya kadar varacak buhranların öncüsü olmuştur. Bugün Weber ve onun gibi sosyolog/ideologların ortaya çıkardıklar dünya düzeni temeline “daima kazanma”yı koymuş ve bu sayede de küçük büyük demeden tüm ekonomileri kendine gelir kaynağı edinmiştir.

Giriş ve sonuç hariç on dört bölümden oluşan kitapta, Avrupa Birliği ve Etikal Değerler adlı bölümde Huntington-Weber yaklaşımı ele alınıyor ilkin. Ekonomik zihniyetin ahlak üzerine tesirlerinde, Weber sonrası Protestan etiğine, Türk ekonomi sistemi ve sekülerizmden ulus-devlet ve çok kültürlülüğe kadar pek çok konuyu yer yer bilimsel ama daha ağırlıklı fikrî bir bakış açısı ile buluyoruz.

Ekonomik sistemin dinsel yorumu konusunda ise, din ve ekonomi işleniyor tüm ayrıntıları ile. Bu bölümde, dünya ekonomik sisteminden doğrudan etkilenmesi bakımından ülkemiz için önemli tespitler yer alıyor:

“Ülkemiz, bir yanda “küçük Amerika olma” doğrultusunda hızla ilerlerken, öte yanda Avrupa Birliği sürecinde “vahşi kapitalizmin” kurallarını aynen uygulamaktadır. Ancak, uygulanan bu sistemin manevi yapısı yoktur. Deyim yerinde ise, İslam Tanrı Devleti, Toprak Devletinden uzak kalmış, dışlanmış, hatta, günümüz devlet sorumluları tarafından “kırmızı çizgiler” olarak beyan edilmiştir.

Türkdoğan Hoca, kitapta belirttiğine göre, Türk sosyolojisinde Weber’in görüşlerinin uzantısı olarak Ülgener’i görmektedir. Ülgener, ona göre tarihçi okul yansımalarının bir uzantısıdır.

Tüm bu tahlillerden sonra, tarihsel bir gelişime değinmek gereği vardı ve bu da 19. yüzyıl hakkında bir çalışmayı da kitaba dahil etmiştir. Weber öncesi batı düşünce akımı ve ekonomi ile zihniyetin ilişkilerine dair bir bölüm vardır.

İslam’ın kapitalizm hakkındaki görüşlerinin aktarıldığı bir diğer bölümde ise, ilginç bir tespit karşımıza çıkıyor: “İslamiyet’le kapitalizm arasında temel bir zıtlık olduğu görüşü, iyi niyete de dayansa kötü niyete de dayansa bir efsanedir. Teorik alanda, İslam’ın dinin kapitalist üretim tarzına hiç itirazı olmamıştır.” Böyle bir iddiadan sonra esaslı bir araştırma ile bir İslam toplumunda kapitalist ideoloji konusu ele alınıyor. İlk kurulduğu zamanlardan son dönem Osmanlı ekonomisine kadar İslam tarihinden algılamaları süzen kitabın bu bölümünde bugüne atıflarda bulunuyor. Bölümün sonunda ise, İslam ekonomik sisteminin yeni yorumlar hakkında ayrıntılı bilgilerle karşılaşıyoruz.

Toplumsal yapılaşmada etikal yönelimlerin Weber’in oluşturduğu Protestan İş Ahlakı’nda nasıl bir izlenimde olduğunu ortaya koyduktan sonra din-bilim ilişkileri ele alınıyor bir diğer bölümde. “Yakın tarihimizde, laik Türk aydınları arasında, bırakın din-ilim münasebetini ele almak, tersine, dinin ilmi ilerleme ve gelişmenin engelleyici bir unsuru olduğu iddiası daima bir ön yargı olarak zihinleri işgal etmiştir. Ancak sağ duyu sahibi bazı batılı düşünürlerin tarafsız incelemeleri, bu sübjektif kanaati büyük ölçüde yıkmıştır. Garaudy’nin bir sözü ile: “İslam’ın kilit taşı (tevhid), ilim ile dini birbirinden ayırmayı reddeder. Tabiatta yer alan her şey Allah’ın varlığının bir işaretidir. Tabiatı tanıma, çalışma gibi bir ibadet şeklidir.” Tanrıya yaklaşmanın bir yoludur.”

Kitabın sonunda ise son on beş yıla damgasını vurmuş bir konu yer alıyor: Tarihin sonu mu? İlk olarak batı ve doğu felsefesinde tarihsel bakış açısının ele alındığı bu kısımda, yine bu kültürlerden insanların bu konudaki görüşleri dile getirilerek temel bir yargı ortaya konmaya çalışılıyor. Fukuyama’nın teorisindeki kimi görüşlerin tarafsız değerlendirmeleri ve geçmiş tarihçilerin bu veya benzeri konularda söyledikleri bir araya getirilmiş.”Tarih, Carr için, tarihçilerin yaşantısısıdır.” Aynı bölümde Karl Popper ve tarihselci okulun metaformizminin ele alınmasıyla konu bütünlüğüne varılıyor. Popper’in tarih felsefesine yöneltilen yine batılı eleştiriler şunu göstermiştir ki İbn Haldun’un tarih metodolojisinin güçlülüğü, doğu felsefesinden, kendi inanç ve deperler sisteminden kaynaklanmaktadır. Burada, Kur’an’ın özüne yönelişin, ön planda gelen bir metodoloji hareketliliğini İbn Haldun’a kazandırdığı muhakkaktır. Nitekim, Suriyeli Cevdet Said’e göre, İbn Haldun’un ünlü “şahıslar gibi devletlerin de tabii ömürleri vardır” şeklindeki organizmacı teorisi aslında Kur’an’dan kaynaklanmıştır.

Kitabın değerlendirme bölümünde daha çok bugünün meselelerine vurgu yapılıyor. Türkiye’nin son yıllarda hızlı bir değişme sürecinde olduğu ve bunun beraberinde Batılı normları, standart değer ve tutumları da birlikte getirdiğine vurgu yapılıyor. Bu durumun kendi kültür ve inanç sistemimizle çoğu kez uyum sağlamadığı için toplum katmanlarında “anomi” denilen kural bozukluklarına neden olması anlatılıyor.

Ülkemizin gerçek müreffeh bir düzeni sağlaması için gerekli olan şartların ilki ve en önemlisi bugünü, yaşananı iyi, yerinde ve doğru tespit etmektir. Bu gerçekleşmediği sürece günü birlik politikalardan kaynaklanan krizler daima, ekonomiyi ve beraberinde sosyal ve bireysel hayatları etkileyecektir. İçinde bulunduğumuz kapitalist ekonomik sistemin bizimle, kültür ve değerlerimizle ilişkilerini tekrar gözden geçirmek  gerekmektedir. Bu zorunluluğa binaen hem üslup hem içerik açısından dikkate değer tespitlerin ve önemli bilgilerin yer aldığı kitabın kültür hayatımıza önemli katkısı olması gerekir.

 

İSLAM DEĞERLER SİSTEMİ VE MAX WEBER

Yazarı: Prof. Dr. Orhan Türkdoğan

IQ Kültür-Sanat Yayınları, İstanbul, 2005

Korkuyorum Anne

Şaşırtıcı bir hayat fotoğrafı. İnsanlar, hem kendi kendilerine hem aralarında çok sıradan ama kuvvetli bağlar kurarlar. Hayatı da buna isim olarak verirler. Hiçbir isim, hiçbir tanıdık yüz olmayan bir hayat olur mu? Bunu sorgulayan ve sanatın da gerektiğinde mizahın da hakkını veren dikkat çekici bir yapım. Senaryonun arasında kimi zaman uzayıp giden hayat yorumları, görüşleri yer alıyor. Film sonunda sürpriz denebilecek bir olaya da yer veriyor ki, hiç de küçümsenmeyecek bir vurgu burada yapılıyor.

Oyuncuların gayretleri ile ve beklenmedik film yapısı ile izlenmeye değer. Ayrıca görüntü yönetmenini de buradan kutlamak isteriz ki, İstanbul’u buradan hiç görmemiştik.

Beş Vakit

Dağların arasında kendi halinde bir köyde üç çocuk: Yakup, Ömer ve Yıldız. Tuhaf bir birliktelik içindeler ve bu birliktelik ne sıkı dostluk gibi ne de mahalle arkadaşlığı. Adeta kader ortaklığı. Günlük hayatın getirdiği insanı bıraktığı bir yer vardır ya hani gün sonunda, işte tam orda başlayan bir birliktelik bu. Beş vakit, beş ezan. Filmin ana teması, bu yaşamların gün gibi doğan, aydınlanan ve kararak yüzü. Dönüp dolaşıp izleyiciye mesaj veren filmlerden değil. Karakterlere uzun nutuklar da atılmıyor hiç. Herkes, o uzun günün içnde kendine bulduğu yere razı oluyor.

Üç çocuk karakterin en büyük ortak özelliği, aileleriyle olan ilişkileri. Öyle alelade yaşamlar, ilişkiler, daha fazlası yok. Ama bunların anlatımında doğallık ve çocuksuluk dikkati çeken hususlar. Film, üç çocuğun da hayal, öfke, umut, gerçek ve yaşam hakkında sıkışmışlığını, basit de olsa her yaşamın karmaşasını göstermesi bakımından da önemli.

Film teknik ve tarz olarak da kendine özgü unsurları içeriyor. Ancak ezanların geçişinde kullanılan isimler – akşam, öğleden sonra, gece vs.- ezan vakitlerinin ismini taşımıyor ki, bayağı abes kaçmış. Bunun dışında izlenecek, saklanacak bir film.