EL-MUNKIZ [Dalaletten Hidayete] Hakkında Bir Çalışma

ÖZET

İmam-ı Gazalî hicri 5, miladi 11. yüzyılda yaşamış en parlak şahsiyetlerden biridir. İslam dünyasında bilhassa İhyâ-u Ulûmi’d-Dîn isimli eseri ile tanınan Gazalî’nin gerek alimlerimizin gerekse günümüz akademik çevrelerinin kabul ettiğine göre bu eserden sonra en önemli eseri el-Munkızu Mine’d-Dallâl’dır. Kitapta Gazalî, hakiki bilgiye varış yolunda geçirdiği safhaları anlatmaktadır. Eserin, 53 yıllık bir ömür sürmüş olan Gazalî tarafından 50 yaşında veya civarında yazıldığı sanılmaktadır. Bu çalışmamızda, incelemesini yaptığımız eserin, Ahmed Suphi Furat tercümesinden (Şamil Yayınları, İstanbul, 1972) faydalandık.

Gazalî’ye Dair

İmam-ı Gazalî, 1058’de Tus şehrinde doğmuştur. Aynı şehirde eğitimine başlamış, Cürcan ve Nişabur’da da devam etmiştir. Elde ettiği ilim sayesinde henüz 28 yaşında iken Nizamiye medresesinde Eş’arî ekolüne göre dersler vermiş, bir müddet sonra da burada başmüderris olmuştur. Devrin halifesi tarafından kendisine Batınîler hakkında reddiyeler yazdırılmıştır. Bu da, Gazalî’nin ününü artırmıştır. Bunca üne rağmen İmam, kariyerinin en üst noktasında nefs terbiyesi için uzlete çekilmiştir. Büyük İmam, 1111 tarihinde doğduğu şehirde vefat etmiştir.

Eser ve Yazıldığı Dönem

Eserin yazıldığı dönem, İslam dünyası için tam bir kaos ortamına sahnedir. Bu devirde Sünnî ve Şiî ayrışması belirginleşmiş, Batınîlik başta olmak üzere çeşitli fırkalar ortaya çıkmıştır. Eseri, ismini açıklamadığı bir din kardeşinin ilimlerin gaye ve sırları ile mezheplerin hedef ve inceliklerine dair bir sorusuna cevap olarak yazmıştır. Maksadı ise; taklit safhasından tahkik mertebesine ulaşmak için başvurduğu kelam ilminden, felsefeden ve tasavvuftan öğrendiklerini ve bu sırada yaşadığı hâlet-i rûhiyeleri anlatmaktır.

ESERİN İNCELEMESİ

İmam-ı Gazalî, eserinin başlangıç kısmında ilimlerin araştırılması hakkında diyor ki:

“Yakînen anladım ki bir bilimde, o sahadaki en alim kimsenin seviyesine gelip de onu aşacak derecede, o ilme vakıf olmayan kimse, herhangi bir bozukluğa muttalî olamaz. İnsan ancak bu şartlar altında iddia ettiği eksikliklerde haklı olabilir. Ben İslam alimleri içinde inayet ve himmetini buna teksir etmiş olan birini görmedim.”[1]

İşte bu düşüncenin mahsulü olarak Gazalî, iki yıldan fazla bir müddet şahsi çabası ile felsefe okumuş, tahliller yapmış, incelemelerde bulunmuş, sonra bir yıldan fazla bir zamanını da felsefe sahasında öğrendiklerini tekrar etmek ve eleştirmek için harcamıştır.

İmam Gazalî ilk olarak , hissiyat bilgileri (beş duyu ile elde edilen bilgiler) ile zaruriyat bilgileri (delil aranmasına gerek olmayan bilgiler, 2×2=4 gibi) arasında hakikate gitme bakımından kıyas yapmıştır:

Hissiyat Bilgileri:

Bunların en kuvvetlisi göz hissidir. Göz, bir gölgeye bakar ve onu hareket etmiyor sanar. Ancak bir süre sonra anlaşılır kia aslında gölge az az kaymaktadır ve göz bunu bilememiştir. Aynı şekilde güneş, altın bir lira şeklinde görünmetedir. Oysa o, Yer’den bile büyüktür.

İşte tüm bunların neticesinde hissiyat bilgilerine güvenilmeyeceğine karar vermiştir.[2]

Zaruriyat Bilgileri:

İnasn uykuda bir takım şeyleri görür ve yaşar. Ve hatta rüyada iken, bunların gerçek olduğundan şüphe dâhi etmez. Ancak uyandığında hiçbirinin gerçek olmadığını anlar. O halde uyanık iken hissin, yahut aklı delaletiyle edindiğin itikadın hak olduğuna nasıl emin olabilirsin? İşte bu durum ayet ve hadislerde de işaret edilmiştir:[3]

Üzerinden örtünü (Perdeni) indirdik. Bugün gözlerin daha keskindir.[4]

İnsanlar uykudadırlar. Öldükleri zaman uyanırlar. [5]

İmam-ı Gazalî tüm bu tahlillerden sonra kalbinin zarûriyat bilgilerine güvenme konusunda itminan olduğunu söyler. Ve şöyle der: “Hakikatlere ermek daima delil ile olur zannedenler Allah’ın geniş ve sonsuz rahmetini daraltmış olurlar.” Bu konuda da şu ayeti zikreder:

Allah kime doğru yolu göstermeği dilerse, nun göğsünü İslam’a açar. [6]

Karşılaştırma Sonucu Olarak;

Duyulara güvenilmemelidir. Zira gözün gördüğünü kulak, kulağın işittiğini burun algılayamamakta ve neticede tek bir kaynaktan bilgi gelmektedir, sağlaması imkansızdır. Tıpkı rüyada olduğu gibi gördüğümüz, duyduğumuz kısacası duyularımızla algıladığımız herşey bize gerçek gelecektir. Ama insanın uykuda olduğunu belirten hadis-i şerif bile vardır. Bu tahlillerden sonra Gazalî, zaruriyat ilimlerine güvenebileceğine karar vermiştir.

HAKİKATI ARAYANLARIN DÖRT KISMI

Mütekellimîn

Batınîler

Felsefeciler

Mutasavvıflar[7]

İmam’a göre hakikatler bu dördünden başka birşeyden çıkmaz. Ve bunlardan birine girmeyen gerçeği göremez. Ve O, kendini buna zorunlu hissetmektedir. Çünkü taklitten ayrıldıktan sonra tekraar ona dömek ihtimali yoktur. Mukallidin mukallit olduğunu bilmemesi şarttır. Mukallit olduğunu bildiği anda taklide dayanan bilgisi şişe gibi parçalanır, hiçe iner. Artık onun için tahkik başlamış demektir ve bu yoldan dönemez.

1. Kelamcılar ve Hataları

İlm-i kelamın gayesi, Ehl-i Sünnetin akidesini muhafaza etmek, onu bid’at erbabının karıştırmasından korumaktır. [8]

Hataları: Daha çok hasımlarının sözlerindeki tenakuzları meydana koymak, onların kabul ettikleri esasların doğurduğu batıl fikirleri muaheze etmek gibi şeylerle uğraştılar.[9]

Bir diğer hataları: Sünneti müdafaa ederken eşyanın hakikatlerini anlatmaya özendiler. Cevherden, arazdan ve bunların ahkamından bahsetmeye başladılar.[10]

2. Felsefe ve Felsefenin Gayesi

Bir ilem son haddine kadar vakıf olamayan kimse o ilimdeki bozukluğa vakıf olamaz. Mütekellimînin, kitaplarında felsefecileri reddettikleri yerlerde onlardan aldıkları sözlerin hep vuzuhsuz, perişan, tenakuz ve fesat dolu olduğunu görmüş bunun üzerine kelamcıların hakikatzisliğini kavramıştır. [11]

İmam, boş zamanlarındaki mütalaalarla iki seneden az bir vakitte bu ilmin en son haddine muttali kılındığını belirtmiştir.

Felsefeciler birkaç kısımdır ve bütün bu sınıflar, eskilele daha öncekiler, sonrakilerle evvelkiler arasında, hakikatten uzak ve yakın olmak hususunda büyük fark olmakla beraber hepsi, küfür ve ilhâd damgası taşırlar.[12]

Felsefecilerin Kısımlarına ve Hepsinin Küfür ile Damgalanmasına Dair

1. Dehriler

Kainatın şuurlu bir yaratılışı olduğunu reddettiler.

Kainatın ezelî ve ebedî olduğunu söylediler.

Canlıların meniden, meninin de canlılardan vücuda geldiğini söyleyerek yaratılışı inkar ettiler.

Zındıktırlar.[13]

2. Tabiîler

Hayvanları ve bitkileri derinlemesine inceleyerek bu konuda vukûf kazanmışlardır.

Bunların yaratıcısını kabul ettiler.

İnsanın hayat ve idrak kuvvetinin bedene bağlı olduğunu düşündüler. Allah’ı inkar noktasına geldiler.

Allah’a ve sıfatlarına inandılarsa da ahireti inkar ederek kafir oldular.[14]

3. İlahîler

Aristo (ve hocası) Eflatun (ve hocası) Sokrat bu kısım felsefecilerin en başıdırlar.

Mantık ilmini tertip eden, felsefî ilimleri telhis edip kolaylaştıran Aristo olmuştur.

Aristo, kendinden öncekileri reddetmekle beraber onların bazı küfür görüşlerine katılarak küfre düşmüştür. İbn Sina ve Farabi de onun yolundan giderek aynı akibete uğramışlardır.

Aristo’nun kimi felsefesi küfre girer, kimisi bid’at sayılır, kiminin de inkarı icap etmez.[15]

Felsefenin Kısımlarına Dair

Elde etmek istediğimiz maksada göre felsefe 6 kısıma ayırılır.[16]

Riyaziye

Hesap, hendese ve heyet ilimlerinden ibarettir. Ne müspet ne menfi, dine taalluk eden bir ciheti yoktur. Aklî delillerle ispat olunan şeylerdir.[17]

İlk zararı: Bunları öğrenenlerin aklına şöyle gelebilir: “Felsefecilerin ilimleri (görüşleri) açık olmak ve kuvvetli delile dayanmak bakımından kusursuzdur.” Böylece onların hatalı görüşlerini bile kabul eder. Halbuki bir ilimde mahir olanın diğer ilimlerde de öyle olması gerekmez. Bununla fazla uğraşanlar içinde dinden çıkmayan, takvayı terketmeyen çok az kimse vardır.[18]

İkinci zararı: Kimi cahil Müslümanlar felsefecilerden ne gelirse inkar ettikleri için, bunları da inkar ederler, İslam dinini cahil gösterirler. Kimi zaman da küfre kadar giderler.[19]

Mantık

Delillerin, kıyasların usulünü, bürhanların mukaddimelerinin şartlarını ve nasıl tertip edileceğini, düşünme yollarını ve tarzını tetkik eder.[20]

Zararı: Mantığı tetkik eden biri çoğu kez onu beğenir ve kat’i bulur. Dini meselelere daha tam vakıf olmadan herşeyi mantığa göre ele alıp, küfre düşer.[21]

Tabiî İlimler

Göklerden, yerlerden, hayvan ve nebattan bahseden fizik, kimya, biyoloji gibi ilimlerdir.  Bununla uğraşanların tabiatın Allah’ın emrinde olduğunu bilmesi lazım gelir. Zira hiçbir şey kendiliğinden olmaz.[22]

İlahî İlimler

Aristo, Farabi ve İbn Sina gibiler bu gruptandır. Aristo’nun söyledikleri diğer filozoflarınkine göre daha çok İslam’a yakındır.

Filozoflar, felsefenin en çok bu kısmında hata etmişlerdir.

Yirmi meselede hataları vardır, bunların üçü küfre, on yedisi bid’ate varır. Tehafütü’ül-Felâsife adlı eser bu konu hakkındandır.

Bu kısım filozofların görüşü üç kısımda İslam’a muhaliftir:

İnsan öldükten sonra cesedi dirilmez.

Cenab-ı Hak, cüziyatı bilmez külliyatı bilir.

Alemler kadîm ve ezelîdir.[23]

5. Siyasiyât

Siyaset ile ilgili ilimlerdir.[24]

6. Ahlak

Nefsin sıfatlarını saymak, ahlakları beyan etmek, bunların cins ve nev’lerini anlatmak ve ahlakın düzeltilmesi için gerekeni yapmak demektir.[25]

Felsefeciler böyle ilimlerin sözlerini kendilerininkine karıştırarak batıl fikirlerini kabul ettirmek istemişlerdir.

Gazalî felsefeye dair bu sınıflamalarının ardından, uzun uzun felsefeye dair görüşlerini belirtmiştir. Bunlardan en önemlisi hakikati arama esnasında düşülen yanlışlara dairdir. Kimileri hakikati aramaları sırasında bir hastalığa tutulurlar ki, bir kimsenin bir görüşünü duymakla onun hiçbir zaman doğru bir şey söyleyemeyeceğini sanmalarıdır. Hlabuki Hakk’ı adamla bilemezsin. Önce hakkı tanı, o münasebetle ehlini de tanırsın. Akıllı adam esasen hakkı tanır. Bir söz işittiği vakit ona bakar. Hak ise kabul eder. Söyleyen, ister bozuk fikirli bir kimse olsun ister doğru düşünceli. Hatta çok kere sapık kimselerin sözlerinden hakikati çıkarmaya çalışır. Bilir ki altının çıktığı yer topraktır.[26]

Felsefeye karşı takınılan olumsuz tavrın sebebi de kimi insanların buna vakıf olamayışları, bilmeden konuşmalarıdır. Oysa yüzme bilmeyenler deniz kıyısında dolaşmaktan men olunur, mahir yüzgeçler için bu gerekli değildir. Felsefeye dair sözler, haddi zatında makûl ve bürhan ile sabit ise, Kurâna ve hadise muhalif değilse niçin terk ve inkar edilmek icap etsin ki? İyi yüzme bilmeyen kimseleri nehir kenarlarında dolaşmaktan korumak iktiza etttiği gibi, sıradan halkı da bu kitapları okumaktan korumak iktiza eder. [27]

3. Batınîlere Cevap

Akıl, bütün meselelerde müstakil değildir. Bütün karışık meselelerin üzerinden (anlaşılmazlık) perdesini kaldıramaz.

Batınîler, biz herşeyin manasını hakkı öğretmeğe memur masım bir imamdan öğrenmişizdir diyen bir fırkadır ve delalet içindedirler. [28]

4. Mutasavvıflara Dair

Bir tabip hasta ike sıhhatin tarifini, sebeplerini, ilaçlarını bilir; halbuki o and sıhhatini kaybetmiştir. İşte bunu gibi zühdün hakikatını, şartlarını, sebeplerini bilmekle zahid hayatı yaşamak arasında çok fark vardır.

Şüphe götürmeyecek surette anladım ki mutasavvıflar Allah yolunu tutan kimslerdir. Onların gidişi, gidişlerin en iyisidir. Yolları yolların en doğrusudur. Ahlakları, ahlakların en temizidir. Dünyadaki bütün akıllı insanların aklı, hakimlerin hikmeti, şeriatın esrarına vakıf olan alimlerin ilmi, onların gidişleinden, ahlaklarından bir kısmını değiştirmek, daha iyi bir hale getirmek için bir araya gelse buna imkan bulamazlar. [29]

Nübüvvetin Hakikatine ve Tüm İnsanların Ona Muhtaç Olduğuna Dair

“Aklın bütün meseleleri kavramada müstakil ve bütün müşkillleri halledecek durumda olmadığını anladım.” Diyen Gazalî, nazari aklın bilgideki rolü ve sınırlarını şöyle belirtiyor: “Aklın yanısıra, bir başka durum vardır. Orada başka bir göz açılır ki insan bununla gaybı, gelecekteki olacakları ve temyîz kuvvetinin mâkûlâtı idrakte aczi gibi aklın ermediği şeyleri görür. (…) Aklın idrak edemeyeceği bu şeylerin anlaşılmasında bir yolun olması imkan dahilindedir. Bu da nübüvvetle kastedilendir. (…) Aklın idrak edebildiklerinin dışında kaan bu gibi şeyleribn idraki, nübüvvetin hassalarında biridir. (…) aklın faydası ve işi, bize bu hususu bildirmek, nübüvveti tasdike delalette bulunmak, kendisinin nübüvvet gözüyle idrak edemediğini kabul etmektir. O, bizim elimizden tutar ve bii körlerin, kendilerini götüecek kimselere, şaşırıp kalmış hastaların müşfik tabiblere teslimi gibi nübüvvete teslim eder. Aklın hududu ve sınırı buraya kadardır.” [30]

Nübüvvet, aklın ötesinde, içinde aklın anlamaktan aciz kaldığı şeyleriidrak eden gözün açıldığı bir haldir. Nasıl işitme duyusu renkleri, görme duyusu sesleri algılamaktan aciz ise, aklın ötesinde kalan haller de akıl ile idrak edilemez.

SONUÇ

Bu notlar, anlaşıldığı üzere, İmam Gazalî’yi tanıyabilmek için yeterli değildir. İmam Gazalî ve onun kıymetli felsefi görüşleri hakkında daha sağlam bilgi edinebilmek için kitabın bizzat okunması gerekmektedir. Aynı zamanda İmam’ın Tehafüt’ül-Felasife ve Mişkalü’l-Envar adlı eserlerini de konu ile ilgisi bakımından burada tavsiye edebiliriz.


[1] Sh.25 [2] Sh.28 [3] Sh. 29 [4] Kâf Suresi, 22. ayet [5] Hadis-i Şerif [6] En’am Suresi, 125 [7] Sh .31 [8] Sh. 32 [9] Sh. 32 [10] Sh. 33 [11] Sh. 34 [12] Sh. 35 [13] Sh. 36 [14] Sh. 36 [15] Sh. 37 [16] Sh. 38 [17] Sh. 38 [18] Sh. 39 [19] Sh. 39 [20] Sh. 40 [21] Sh. 41 [22] Sh. 41 [23] Sh. 42 [24] Sh. 43 [25] Sh. 44 [26] Sh. 44 [27] Sh. 48 [28] Sh. 49 [29] Sh. 59 [30] Sh. 67

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter picture

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s