Bizde Necip Fazıl en eski ikondur, Sezai Karakoç ve İsmet Özel de onu takip ederler. Cemil Meric’in de bir ikona dönüşmesi an meselesi; hatta belki de dönüştü. Birisi ikona dönüştü mu, bilin ki artık onu anlama imkanı kalmamıştır.
Kaç kitabı vardır, kimler için yazmıştır ve ne söyler? Bu adamın derdi nedir? Cemil Meriç, fildişi kuleden yazan bir sosyete midir? Bir halk kahramanı midir? Cemil Meriç yalnızca aslını arayan bir bilgedir. Baskısı olmayan Kültürden İrfana kitabının başındaki röportajda şöyle der: “Ben de belli bir çağın insani olarak kültürün hizmetinde idim şimdiye kadar. Dünya kutuphanelerinin kapılarını yurdumun insanlarına açmak istedim. Hint ormanlarının uğultusunu taşıdım edebiyatımıza. Batının büyük düşünce fatihlerini konuşturdum. Eserlerimin «kültür» cildi, aşağı yukarı tamamlandı. Bundan sonra «irfan» cildi başlayacak. Ayrıntılarla fazla uğraştım şimdiye kadar. Artık bu uzun yolculukta devsirebildigim hakikat meyvalarını takdime çalışacağım okuyucularıma. Kültürden çok irfanla uğraşmak istiyorum.”
Bunu söylediğinde 1986 yılıdır. Onu tanıdığımız bütün kitapları yayınlanmış, artık ‘ustad’ lakabina çoktan kavuşmuş ve gencecik beyinleri sulamaya başlamıştır. Kültürden irfana bu yolculuğu ancak bir yıl kadar devam eder ve Cemil Meric’e 1987’de hak vaki olur.
Nedir peki bu kitabı diğerlerinden ayıran? Bu Ulke’de karşımıza çıkan ayna gibi dürüst adam, kültürün bu cengaveri, neden kültürden irfana geçmeye niyetleniyor? Cemil Meriç artık kimdir?
Meric’in diğer kitapları gibi bu da emek istiyor. Okumak için direnmek, düşünmek ve soruların peşine düşmek gerekiyor. Eğer böyle yapmayacaksan, kitabın bir hayal kırıklığı olabileceğini rahatlıkla söyleyebilirim. Zira adından da anlaşılacağı üzere, irfan merak ister; kültür gibi doğal aktarimla edinilmez.
Kitaba kültürün analizi ile başlar. İrdeler, iplik iplik çözer onu. En başından bir kültür atlası çıkarır; daha önceki yazdıklarını çok daha oz (özet değil), çok daha arifane bir şekilde yorumlar. Kültür çağıdır artık yaşadığımız ve insanlar kültürü irfana tercih ederler. Ancak tercih ettikleri kültüre de sahip çıkmazlar. Anlaşılmaz şeydir.
Bu ilk bölümde ciddi tarih mulahazalariyla ve ilim felsefesiyle karşılaşırız. Bizim diye sahiplenip de ne kitabını, ne adını bildiğimiz adamlardan söz acar. Okudukça bir yanımız ezilir, çünkü anlattığı bir masal değil, kaybedilen koca bir mirasın hüzünlü öyküsüdür. Okudukça bir yanımız itiraz edecek gibi olur, çünkü tablo gerçekten içler acısıdır. Artık geriye dönüşler kapalıdır. Kimsenin bilgiye, tefekküre, tarihe tahammülü yok der. Haksız midir? Batı için on dokuzuncu asır bir tarih asrıyken, bizim için bir tarihten kopuş asrı olmamış mıdır?
İslam’dan bahsetmeye başlar. İslam olan Avrupalı irfan sahipleriyle, İslam’i müslümanlardan çok çalışan oryantalistlerden bahis acar. Tek tek kitaplarını, çalışmalarını, bize neye mal olduklarını belirtir. Bu kısmın en çarpıcı yani, Cemil Meriç’in, kalemiyle Hindistan’i dolaşırken bulduğu Biruni’ye olan duskunlugudur. Biruni ile bir olur ve der ki: “İlmi araştırma ameli bir fayda gütmez, çünkü fayda varlıkların değerini tayin etmez.” işte buralarda artık bir yirminci yüzyıl muharririyle değil, Gazali sonrası bir arifle konusmadayiz. İrfan, kapımızı calmaktadir.
İslam medeniyeti ve içeriği hakkında derin incelemeler görüyoruz ardından. Bunu yaparken batılıların katkılarına değinmekten ve hatta kıymetli eserlerini övmekten hiç çekinmez, yalnız bir not düşer: maksatlı her ilmi hareket gibi oryantalizm de seri çıkarların toplamıdır. O yüzden Cemil Meric’i, onları okurken insaflı, incelerken acımasız buluruz. Ama bunun rahatsız olunacak bir tarafı yoktur, zira “icinde şüphe taşımayan, hiçbir şeyi incelemez; hiçbir şeyi incelemeyen, hiçbir hakikati kesfedemez.”
İrfan geleneğine ve Arapça’ya de değinir. Arapça ve Osmanlıca çok önemlidir bu irfan yolculuğunda. Ancak ona göre harfler değişmese de netice çok farklı olmazdı, zira birikim yokluğunun günahını tek başına harf inkılabına yükleyemeyiz. Kendisi Arapca’yi bir türlü öğrenemediği ve kültür adamlarından da bilen birini göremediği için, ‘Osmanlı Arapca’yi bilmezdi’ hükmüne varır. Bu sırada medreseleri görmezden gelmesi, ilim geleneğinden bahsetmemesi kitabın en ciddi yarası olarak gözümüze çarpıyor. Cemil Meric’in yolculuğu edebiyatla ilgili noktalar ve bugüne/bugünümüze dair yorumlarla sona erer. Yolculuğun bu ilk ve uzun adımı, ince perdeden nagmelerle tamamlanmıştır. Sonraki kitaplarını tamamen irfana adayacagini sezdiren cümlelerle kitap nihayet bulur.
Bulur bulmasına da, kitabı okuyup onca zahmetle sonuna gelindiğinde, karşısına bir Futuhu’l-Gayb, bir Fusus bekleyen okur susuz kalır. Zira bahsettiğimiz irfan yalnızca kapıyı çalmış ve geri dönmüştür. Ama bu, yolculuğun daha başıydı. Eğer kitabı Cemil Meric’in geçiş eseri kabul edersek, bize bu geçişi fazlasıyla sağlıyor. İrfana açılan bir penceremiz oluveriyor, kendisiyle irfana doymasak bile.
Bunun için ikonlardan ve tembel fikirlerden arınarak bir irfan atlası yapmamız lazım. Cemil Meric de buna inanır ve der ki, hiçbir düşünce emeksiz fethedilemez, sahikalara ancak patikalardan tirmanilabilir. Onu irfan yolculuğuna zorlayan neyse, sancılar içindeki zihinlerimizi, kalplerimizi de bu yolculuğa çıkaracak odur. İrfan, bir hazinedir ki, aramakla bulunmaz, yalnız bulanlar arayanlardandir. Haydi atlasimizi yapıp yolculuğumuza çıkalım. Cemil Meric’le orada karşılaşırız belki.
MÜFREDAT.03 EYLÜL-EKİM 2010′de yayınlanmıştır.


