Bilgiyle yaşar insan… Doğumundan itibaren sürekli tecrübe eder, okur, yazar, işitir ve öğrenir. Çünkü yaratılışında vardır bu hakikat. Ve zihni durmadan çalışır, gelen bilgiyi yorumlar sonuçta karakterini oluşturur. İyi-kötü, doğru-yanlış hepsi öğrenilen bilgiyle ilgili kavramlardır. Bunlar için baz alınan şey esas doğru veya esas iyi değil belki “doğru” diye öğrenilen, “iyi” diye kabul edilen şeylerdir. Tüm düşüncelerin, tüm davranışların esası buna dayanır. Herkesin “sıfır” noktası, yani doğruluk anlayışı aynı değildir. Altı milyar insanın belki de altı milyar farklı anlayışı, altı milyar farklı yaşam biçimi olabilir. Herkes aynaya baktığında farklı birini görür.

Peki değişmeyen bir şey yok mu?

Yani tüm insanların ortak olarak değer verdikleri, kendi hareketlerine ona göre şekil verdikleri değişmez ve yanlış yorumlanamaz bir doğru? Herkesin aynı yerden baktığı, açısını şaşmadığı bir gerçek?..

Yorgun-argın eve geldiğimizde televizyonun karşısına geçip haberlerde Filistin’de babasının yanında korkudan büzülmüş, avazı çıktığı kadar bağıran çocuğu, cesedi eller üzerinde bayrak gibi taşınan altı aylık bir bebeği, tankların arkasına çıplak bağlanıp sürüklenen gencecik insanları görüp üzülmeyen var mı? Okul önlerinde yaşananlara şahit olup içi sızlamayan kim var? Bize, yani insana bu üzüntüyü veren nedir? Nedir ki; bunca ayrılıklar içindeki insanları “hüzün, acı ve keder” etrafında toplayabilmektedir?

Yoklayalım kendimizi: bunca zulüm bunca haksızlığa karşı isyan eden bir yanımız yok mu kalbimizin ücra bir yerlerinde.

“İnsaf” diyoruz biz bu hisse. Yani insanın yaratılışından gelen, tamamen fıtrî, hiçbir beşerî kaideye dayanmadan, katıksız bir adalet anlayışıdır. Yapılan her şeye; zihnimiz müsaade etse bile, yaptığının yanlış olduğunu bir tokat gibi vuran ve cezası “huzursuzluk” olan tamamen insana münhasır bir duygudur. İnsanı her yerde, her zaman ve çoğu kez habersiz yakalayan ve kimseden izin almadan sorgulayan, koskoca kainattaki milyonlarca, belki milyarlarca çeşit mahlukattan ayıran ruhun bir uzvu, benliğin özsuyudur insaf…

Merhamete eşdeğer tutulamaz derecede insanı yargılar. Merhametin kalbe verdiği sıkıntıdan ayrı adalet anlayışıyla hem kalbe hem zihne etki eder. Bir kimse içindeki merhameti susturur, öldürür ama insafı asla.

En yüksek rütbeli subaydan ere, amirden memura, devlet başkanından dilenciye, zenginden fakire; kimseye ayrıcalığı yoktur. Gelir, hesap sorar, kararını verir ve sizi sizle bırakıp çeker gider…

Peki ne derece geçerlidir kararları? Nereye kadar uygulanabilir insafın hükümleri? Daha gerçekçi olursak: bu kararlara ne kadar uyuyoruz ya da uymak için çaba sarf ediyoruz?

Yirmi birinci asrın beraberinde getirdiği bu dehşet –belki de vahşet- çağı; bu hükümlerin daima kulak ardı edildiğini gösteriyor. İçinde şiddet olmayan bir haber bülteni izlediniz mi? Ya da tarih boyunca savaşın dünyada barınacak yer bulamadığı bir zamanı okudunuz mu hiç? İçimizde zerre kadar da olsa kin beslemeyen, hiç olmazsa buğz etmeyenimiz var mı? Ölümün tek hakikat olduğu bu dünyada başkasına hiç bırakmadan mal toplamak insafın koyduğu adalet anlayışından mıdır? Kendi cebini kabarık tutmak uğruna kadının bir meta, bir mal haline getirilmesinin mesulü de insaf değildir elbet.

İnsafın asıl manasının kelimelerle ifade edilmesi mümkün değildir. O, her ayın on dördü gibi bazen körün gözünü aydınlatacak kadar aydınlık, bazen bir hurma dalı, bir incir çekirdeği, bir sinek kanadı kadar müphem görünür gözlere. Kim ki bir zulme uğrarsa yoldaş olur insafa. Mazlumlar kadar kimse aşina olmamıştır “insaf” sözcüğüne. Bu tezat dünyasında bir tezat da burada oluşur ve “insaf”ı en iyi mazlumlar idrak ederler. Çünkü yokluğu hissedilen şey onlar için bir ihtiyaçtır…

Peki biz insafsız mıyız? Allah’ın kullarına acıyıp kitaplarından, peygamberlerinden ve bunca mucizevi yaratıklardan ayrı olarak bize doğruyu bulma  yolu olarak verdiği bu nimeti hepimiz kalbimizden sildik mi? Her gün oruç tutup bedeni zayıflatmayı, tüm gece namaz kılıp yorulmayı, hayatı boyunca evlenmeyip şeytana koz vermeyi yasaklayan yoksa bizim Peygamberimiz(sav) değil midir? “Allah bedenimi öyle büyütse ki benden başka kimse cehenneme sığmayıp, cennete gönderilse” diyen Hz. Ebubekir’in dünya görüşüne sahip değil miyiz? Gece çocuklarının aç kaldığını söyleyen bir kadına un çuvalını sırtında taşıyarak götüren ve yardımı reddeden ve halifeliğinde bir kez olsun adaletsiz davranmayan bu ümmetin efendisi Hz. Ömer değil midir? Adaletiyle ün salması hangi adalete göredir?

“Ölmeden önce ölünüz” sırrına vakıf olup, kendini hesaba çeken herkes, hayatında “insaf” a yer verir. Çünkü o “beklenen gün”; o “dehşet ve hesap günü” geldiğinde ihtiyacı olan şey: rahmettir. Bu rahmete erişmenin yolu ise mahlukata merhametten geçer.

Bu yüzden düşünen insanlar için insafın hayattaki rolünü artırmak hem ölümden önceki, hem ölümden sonraki hayat için kazançlı bir yatırımdır. Geçici değil, esas geleceğini düşünen insan hayatının “insaf” hanesini doldurmaya, hatta taşırmaya bakar.

Kısacası hükümleri uygulandığı zaman insaf, insanı doğru yola götürebilecek en kestirme yoldur. Kendimize insafın hükümleriyle davranılmasını istediğimiz kadar insafa riayet etmiş olsaydık dünyamız cennet, ağaçlarımız tûba, sularımız kevser olurdu…

Şimdi kendimizi sorgulamanın tam vaktidir.