“Irak’ta yaşanan görüntüler hepimizin içini burktu…”

Bu sözcükler bugünlerde dilimize oldukça dolanır oldu. Savaş hakkında konuşulmayan bir dost muhabbeti, Amerika-Irak polemiklerinin yapılmadığı bir akşam sohbeti yok artık. Her yerde, her zaman, herkes bunları düşünüyor, konuşuyor ve tartışıyor… Başka ne yapsın bu millet?

Yüzyıllarca İslam alemine ev sahipliği yapmış, taşıdığı nimetleri cömertçe sunmuş Bağdat sokaklarında kan, sel olmuş akıyor şimdi. Ağaçlar kuraklıktan yakınmıyorlar, çünkü her ağaç masumların kanıyla sulanıyor.

Ağaçlar razı mı dersiniz bu hale? Ya yer, ya gök, ya denizler, ya kuşlar memnun mu bu işten? Ya bizler, memnun muyuz?

Anlıyorum bir İngiliz’i, insan haklarına aykırı olduğundan isyan ediyor kendi hükümetine ve dünyanın jandarmasına…İnsan Hakları Beyannamesi’ne aykırıymış yaşanılanlar…Medeni her insanın yapması gereken şeylerden yani.

Peki biz ne yapıyoruz? Amerika’nın ardından konuşmaktan, akşam televizyon karşısında görüntüleri kısık gözlerle izlemekten başka yapabileceğimiz bir şeyler yok mu kendi kardeşlerimiz için..Onlar bizim ana karnından kardeşimizden daha kardeşler bize; iman bağımız varsa eğer. Çünkü bizi bağlayan ip, bizzat “birlikte” tutunmamız emredilen Allah’ın ipi. Tutunmamız kurtuluşumuza, bırakmamız felaketimize sebep olacak.

Bu ipe ne kadar sarılıyoruz, bu savaşla bir kez daha ortaya çıktı. Bizlere sunulan imtihanları birer birer kaybetmekten usanmadık millet olarak; pasif direnişlerde sandık Allah’ın rızasını ve yapabileceğimizin en iyisini yaptığımızı içimize sinmese de söyledik.

“Mahallemizde yangın var” ve biz bakıp ağlıyoruz yangına. Gözyaşıyla yangın sönmez, sadece kendimizi tatmin ederiz. Yapılması gereken bir kova su dökmekse dökmek, ateşe atlamak gerekirse hiç düşünmeden atlamak olabilir. Ama bunlar için acele etmeliyiz, yangın büyüyor.

Ömer’in o korkusuz kişiliğini yitirdik koskoca bir İslam toplumu olarak. Ve  Abdullah b. Huzafe’nin Kisra’nın karşısında durduğu gibi dik duramadık. “Ben dünyanın abisiyim, ben ne dersem o olur” tavrına ses çıkaramadı bir buçuk milyar…

Hesaba çekelim kendimizi, ya patriot füzelerine güvendiğimiz kadar güvenmiyoruz Allah’a, ya da sahabeyle farklı bir imanımız var. Müslüman ismine yakışmayacak kadar vurdumduymazlıkla, nemelazımcılıkla ve bir o kadar tembellikle yoğrulmuş ki sinelerimiz, bizden istenen onca duada bir damla olsun gözyaşını esirgiyoruz.

Gece kalkmanın verdiği külfetle Iraklı çocuklar daha hiç tanışmadı. Çünkü onlar, düşen bomba seslerini bile duyamadan cennette açıyor gözlerini. Bizse duanın en makbul zamanında bile yatağımızı terk edememe hastalığındayız. Uykunun en tatlı yerinde böyle bir işe kalkışmak her yiğidin harcı değil herhalde…

Bir diktatörün ülkesinde doğmuş olmaları ve gönülsüz kalkanlar haline gelmeleri mi onları bu derece suçlu kılan? Oyuncak silahlardan önce tomahavklarla, kruise füzeleriyle tanışan bir masumun ne günahı var ve biz neden bu kadar duygusuzlaştık? Soruyor muyuz bazen kendimize? Hadi imanımız gereği sorabiliyoruz, peki ne cevap verebiliriz ki?..

Savaşı kimle yapmalıyız ona karar verelim; kafasının dikine giden Bush’la mı; bunca insanın canı, bir koltuğu kadar etmeyen Saddam’la mı; yürekleri ellerinde, gözleri kan çanağı Irak’lı çocuklarla mı; yoksa bize kardeşliğimizi bu derece unutturan “mantık” ölçülerimizle mi?

Biz üzerinde “Nescafe” yazan bardağımızda soğuk soğuk “Coca-Cola”mızı yudumlarken bir Iraklı çocuk daha öldü işte. Asidin çıkardığı sesler arasında kayboldu çığlıkları ve bardağımızdan kan damlıyorken;

Hadi canımız kalsın, gelin ne duamızı, ne seslerimizi ve ne de malımızı esirgemeyelim.

Bu kadar da kardeş değil miyiz?