Dünya…

Bugüne kadar ne ektiğimizi biçebildik, ne biçilenin yerine yenisini ekebildik. Bir labirentin içinde dolaşan fareler kadar çaresiz, bir o kadar ders almaz bir tavırla yürüyoruz bu tarlada. Mahsulümüz kalmadı; dünya nereye?

Kaosla uyandığımız her sabah, ağzımızda kekremsi bir tat vardı. Gürültüye karşı kapadığımız camlarımızla, görüntüye karşı kapadığımız gözkapaklarımız da olsa ağzımızda vardır yine o barut tadı. Yıkamakla geçmeyen, peşimizi bırakmayan bir tat… Duygularımıza duyurmadan, sezgilerimize sezdirmeden, bilgilerimize bildirmeden sinsice peşimizde dolaşan bir tat… Kurtulmak mı? Kurtuluş dünyada; dünya nerede?Nişan aldığı şişeleri bir bir vuran insanoğlu, bir gün heyecanını körüklemek ve gerçekliği artırmak için, hedefleri kaldırıp yerlerine “insan” koydu. O gün bugündür hedef oluyoruz, hedef oluyorsunuz, hedef oluyorlar. Hedef oldular, hedef olacaklar.

Geçmişin mirasını har vurup harman savuran mirasyediler olarak bizler, kaleme silah deyip küfür ile mücadele edecek olan bizler, kalem şeklinde silahlar üretip neyi ne kadar anladığımızı kanıtlamış bir mutlulukla gülümsüyoruz. “Yazılan yazılar kurşundan zaten, elbet böyle olur.” sözlerini de bilgiçlikle söyleyip yine bildiğimizi yapıyoruz. Halbuki eskilerin kalemi kuş tüyündendi.

Kitapları güzel basıyor yayınevleri, sağ olsunlar. Renk seçimi ayrı bir güzel, kağıt kokusu ayrı bir güzel. Hepsine teşekkürler. İçine bakmasak da mühim değil ama, bu kaliteyle bu kitap kütüphanenin üstten üçüncü rafında kırmızı ciltlerin yanına iyi duracak. Nasıl mesuduz değil mi? Takım tamam oldu, kitaplık doldu.

Bugün çarşıya çıkmalıyız, hediyelik eşya dükkanlarını ve süpermarketleri gezmeli, oğlumuza şöyle büyük bir kumbara, eşimize fiyakalı bir çanta, kendimize de geniş, deri bir cüzdan almalı;. Biriktirdiklerimizi saklamak için bankada hesap açtırmalıyız. Cüzdanımız  kabardı, çantalar taşımıyor yükü ve yastık altındaki paralar, yastığı geçti. Ne yapalım; kumbara doldu.

Doğan her çocuk ağlıyor. Eskiden ağlayarak doğmazdı demiyorum ama en azından insanlar gülerek ölüyorlardı. Şimdi doğarken ağlayan insan, ölürken de ağlıyor. Tutmak elde değil tabi, gözlerimiz doldu.

Sıra sıra evler, gıcır gıcır arabalara hiç ayrılmayacakmışız gibi bağlanan bizler, bir müsvedde kağıt kadar değer vermediğimiz dünyanın aslında bir tarla olduğunu düşünmedik bunca meşguliyetin arasında. Vaktimiz yoktu; ama vakit doldu.

 * * *

Bir gülümsemeye muhtaç bir çift göz var, bir dağın bir köyünde. Bir çölün bir vahasında bir yüz görmeye bir ömür harcayan bir can var. Bir suyun kenarında bir olta atıp, bir gün bir gece bir balık bekleyen bir kalbin atışları belki de bunlar. Gözlere mil çeken, vahaları kurutan ve balıkları öldüren bir medeniyetin çocuklarıyız. Medeniyetin mimarı insanlar, ortaya çıkardıkları canavardan ürkmüş ne yapacaklarını düşünüyorlar. Çünkü ipini koparmış canavar, her gün bir değil binlerce kurban istiyor aramızdan. Ve en kötüsü alıyor!

İçtiğimiz sudan, yediğimiz ekmeğe, bindiğimiz binekten oturduğumuz döşeğe kadar her şeye barkod basmayı marifet sayan “ileri medeniyet”, insana dahi ticarî bir meta olarak, hazla bakıyorken, bir yandan haberlerde ağaçta kalan kedilerle ardından güzellik yarışması duyuruları yapılmaktadır. Kediler bizden önemli, köpekler bizden kıymetli ise sebebi köpeğin yerine konacak bir çocuktan veya kedinin yerine konacak bir dosttan mahrum olan insanlar değil, bizzat medeniyetin “gizli özneleri” olan biz, yani sessiz yığınlardır.

Susmayı her zaman fazilet bilen bizler, üzerimize inşa edilen zindanın farkın da olmadan taş taşımayı sürdürüyoruz. Uyaranları deli, yardım edenleri velî diye nitelendirip terimizin son damlasına kadar çalışıyoruz.

Rabb’in emirlerinden hep kendimizi müstesna tuttuk. Bahanemiz vardı, yapamazdık. İşçiydik, memurduk, öğrenciydik, milletvekili idik vs… Konumumuz, kimliğimizin önüne geçti, ama bu sefer konumumuz esas kimliğimiz oldu.

Dünyanın bir dengesi var, tüm dengelerin üstünde Rabbânî bir denge. Bu dengeyi sağlayan terazinin topuzunu elimize bırakmamış Yüce Yaradan. Dünyaya ettiklerini teraziye de ederiz diye. Çok şükür.

Tüm olayları çevreleyen bir ortam, tüm ortamları içine alan bir düzen, tüm düzenlerin içinde bulunduğu bir yasa ve tüm yasaların sahibi, koruyucu ve yaşatıcısı Rabb’imiz var. Bu kainatın yasalarını gözlerimize değil, gönüllere gösteren Rabb, geleceğin anahtarını bin dört yüz yıl önce Kutlu Peygamber’e gönderdi. Bağlandığımız kadar yaşar, koptuğumuz kadar ölürüz ve bir gün kopacak kimse kalmayınca son kopuş yaşanır: Kıyamet kopar!