Hâl-i hazırda içinde yaşamakta olduğumuz çağa rahatlıkla modern çağ diyebiliriz. Birçok özelliği ile daha önceki çağlardan farklılık gösteren bu çağın temellerine bakacak olursak, bunlardan birinin moda, diğerinin metropoller olduğunu görürüz. İşte tüm bunların yanyana getirilmesi ile oluşan tabloya “modern kültür” diyoruz. Modern kültür, adından da anlaşılacağı üzere kalıcı olanı değil, daima yeniyi, son çıkanı revaçta tutar.

Georg Simmel (1858, Berlin – 1918, Strasburg), “Modern Kültürde Çatışma” adlı eserini yukarıdaki paragrafın içerdiği anlam üzerine bina ediyor. Eser, yazarın bu konu üzerine kaleme aldığı üç makaleden oluşmuştur. Modern Kültrüde Çatışma, Metropol ve Tinsel Hayat, Moda Felsefesi isimlerini taşıyan makalelerinde Simmel’in kente dair ve birey üzerine kurduğu düşüncelerini tam anlamıyla öğrenebilmekteyiz.Simmel, herşeyden önce makalelerinde sosyolojinin sosyal bilimler içindeki yerini belirterek, eleştirel düşünce, kültür kavramı ve kültürel çatışmalarının temelini atar. Yaşadığı çağın büyük bir hızla gerçekleşen dönüşümünü dikkatle gözlemleyerek, en temel kuralları belirtir. Onun gözlemlerinde temel noktaları, kentin mahşeri ve bunun içinde bireyin yalnızlaşması oluşturur.

Kitabın girişinde, çağdaş yorumcu David Frisby tarafından yazılan “Georg Simmel: Modernitenin İlk Sosyoloğu” adındaki yazı bulunuyor. Neredeyse kitabın kendisi kadar hacme sahip bu yazıda, Simmel’in, diğer kitaplarından ve adı geçen üç makalesinden yola çıkılarak sosyolojinin modern toplum tahlillerine yeni boyut getirmesi doyurucu bir şekilde ele alınıyor. Bu konuda bir de çerçeve çiziliyor: “Simmel’in modernitenin ilk sosyoloğu olduğu iddiası, moderniteyi Weber’in nitelediği şekliyle değil, Baudelaire’in anladığı şekliyle ele almış olmasına dayanır.”

Simmel, çalışmaları sırasında üretim süreciyle –hele endüstriyel üretim süreciyle- hiç ilgilenmemiştir. Onun asıl derdi, böylesi bir sürecin dolaylı sonuçlarını deneyimleme biçimleridir. O, adeta bir modernite paradigması oluşturduğu tanımında, modernitenin özünü “bilimsel teknolojik çağın görkemli tantanası” içerisinde tanımlar. Bireyin, iç güvenliğinin yerini modern hayatın herc-ü mercinden, heyecanından doğan belirsiz bir gerilim, hafif bir özlem duygusu, gizli bir huzursuzluk, çaresizce bir telaş almştır. Bu huzursuzluk kendini en açık bir biçimde kent hayatında gösterir.

Walter Benjamin de, Simmel’i şu sözüyle adeta destekliyor: “Otobüs, tren yada tramway kullanımının yaygınlaştığı 19. yüzyıla kadar (bizde bu tarih 20.yüzyılın ikinci yarısı oluyor-Y.R.) insanlar hiçbir zaman dakikalar hatta saatler boyu tek kelime etmeden birbirlerine bakmak zorunda kalmamıştı.”

Simmel, makalelerinde en çok “bireyselleşme”den ve “egonun içe dönük gelişme”sinden bahseder. Bunlar, metropolde yaşayanların en karakteristik özellikleridir. Zira bu kadar çok insanın bu derece çatışık menfaat ilişkileri ile bir araya gelmesi, elbette insanların içine kapanmasına yol açacaktır. Bu, neredeyse toplumun –bu kadar ezici bir çoğunlukla sağlanan– tek ortak noktasıdır.

Simmel’e göre, modernite çağında insanların fikir ve idealleri artık somutlaşır ve daha çok bireyselleşir. Üstün ve kalıcı düşüncelerden ziyade, daha çok fayda veren ve günübirlik düşünceler hakimdir. Bunu örneklendirirken de, “bugün, tahsilli insanlara hangi fikir çerçevesinde yaşadıklarını sorarsanız, çoğu, uzmanlıklarıyla ilgili mesleki cevaplar vereceklerdir.” der.

Modernite, toplumun bireyselleşmesine yol açarken, moda sayesinde de insanların bunu farketmesinin önüne geçmekte, bu sayede sahte bir toplumsallık oluşturmaktadır. Modanın gelip-geçici olana bu derece değer vermesi, toplumun başının dönmesi için yeterlidir. İşte tüm bu karmaşık sosyal ağlar, kişilerin bilinçaltlarına işlemektedir.

Modernitenin yeniden oluşturduğu hayatın gidişatı hakkında da modaya önemli bir atıfta bulunulur. Ona göre moda, modern hayatın bir tür ayinidir. Metropoller de bu ayinlerin içinde yapıldığı tapınaklardır. Herkesin, aynı şeylerden hoşlandığı hissine kapılması da modern hayat için bir nevi mistik bir samimiyettir. (buna huşû da denebilir-Y.R.) herkes farklı olmak amacını güderek yeni modalara uyar, ancak moda bir süre sonra “demode” olarak yerini yenisine bırakır. Ayrıca moda, bu sürecin devamı için, kitleleri önce kendine ihtiyacının olduğuna ikna eder, sonra bu ihtiyacı giderir.

Peki bu ayin böylece sürüp gidecek midir? Simmel bu soruya cevap verir mahiyette bir kehanette bulunur: “ Modanın genişlemesi yada yayılması, onu ister istemez kendi çöküşüne götürür. Modanın herşeyi kendi içinde eritmesi, artık onu moda olmaktan çıkaracak bir düzeye erişecektir.”

Netice olarak diyebiliriz ki; Georg Simmel, kitabında, sorunlar üzerinden modern hayatın sosyolojisini yazmış; ve bu olgunun içerisinde kent yaşamının haritasını çıkarmıştır. Modern hayatın getirisinin yanında neler götürdüğünü ince bir perspektiften bakması açısından başvurulabile­cek, güçlü bir kurguya sahip bir eserdir “Modern Kültürde Çatışma”. Ayrıca kitabın üç kişi tarafından gerçekleştirilen tercümesinin de başarılı olduğunu söyleyebiliriz.

Kitabın Adı: Modern Kültürde Çatışma
Yazarı: Georg Simmel
Çeviri: Tanıl Bora, Nazire Kalaycı, Elçin Gen
Basım Yeri ve Yılı: İstanbul, 2003
Yayınevi: İletişim Yayınları