Üniversite: Benim, bol seçenekli soruların arasından sıyrılıp geldiğim yeni bir sorudur.

A)

Okula giriyorum. Burası hocaların kapısı. Şşşşt. “Tanrılar kapısından girmeyin!” uyarısını iki yüz bilmem kaçıncı kez duyduktan sonra sola seğirtiyorum. Koridorun genişliğinden ayak sesim yankılanıyor. “Vay be, benim de ayak sesim ne fiyakalı!” Sonra öğrenci işleri ile karşılaşıyoruz. Kapalı. Öğrencilerin, işlerini ders saatlerinde yapıyor olması istendiği içindir galiba ki, öğle arasında kapıyı kilitliyorlar. Sonra, hocaların binasından –tanrıların katından- öğrencilerin mütevazı koridorlarına geçiyorum. Fotokopici çocuk her zamanki pişkinlikle sayfayı çevirip, kitabı tersine makineye bastırırken bana bir bakış atıyor.B)

Bu kapı biraz uzak ama, en azından buradaki güvenlik, geçenin yüzüne “potansiyel suçlu” imiş gibi bakmak yerine bulmaca çözmeyi tercih ediyor. Bu daha iyi. Solumdan, sağımdan ve önümden üç koridor: Hayat, ölüm ve … Ve? Neyse bunu geçelim. Sol taraf kantin koridoru. Stephen King’in Yeşil Yol’u buraya bakarak yazdığı kanısındayım. Yürüyorum; burası da kantinimiz. Girişteki karmakarışık panoyu saymazsak, öğrencilerin olmadığı zamanlarda ferah bir mekân. (Bu pano karışıklığından kesinlikle ben sorumlu değilim) Tarkan Abi, yaptığı tostu kağıda sarıp bana uzatıyor: “Buyur Paşam” Şimdi de paşa olduk iyi mi…

C)

Az sonra yine soru soracak.

Hah! Parmak kalktı.

“Hocam” dendi.

Şimdi hocanın az önce söylediğini aynen tekrar edip sonuna “mı” ekleyecek; bu da soru olacak. Sinir oluyorum. Ders uzuyor boşuna. Açım, uykusuzum ve artık sinirliyim. Nereden buluyor sabah sabah bu enerjiyi?

Hocanın elindeki kitaptan bende de var. Üç derstir oradan okuyor; biliyorum. Ezberlemesine bir diyeceğim yok. Ama kendi anlatıyormuş havasına da girmesindi değil mi? Buna bozuluyorum.

D)

Metrodan beraber indik. Ayaklarını sürüyerek yürüdüğünü fark etmiyor değildim. Selam verdim, aldı. Gülüştük. Dünkü geyikten bir iki hatırlatma; yine gülüşmeler. Ders.sonrasında kantinde karşılıklı iki çay. Bir kitap sohbet, koyusundan. En beğendiği yer boş sayfalarmış; saçma. “Yazarın üslubu da çalıntı.” Buna da katılmıyorum. Mırıldandığı şarkının sözlerini de ben saçma buluyorum. Melodisi de hoş değil. Sonra diğer ders. Ardından Kızılay’da iki poğaça bir çay ve yine kitap muhabbeti. Karakterlerin kime benzedikleri, aslında nasıl olsa daha iyi olurdu’lar. Kitap Postası. Gerçek Hayat. O, sinema yollanırken –çünkü kredisi bugün yattı- ben teklifini kibarca reddedip eve gidiyorum.

Mesaj sesi: “Şeytanın Avukatı’nda Al Paçino’nun oynadığı karakterin adı neydi?” cevap veremiyorum; kontörüm bitmiş.

E)

Ardı ardına dizilmiş on iki adet yirmi beş metre uzunluğunda dolap. Hepsi de arkalı önlü dolu. Alt kat çalışma salonu ve üst kat süreli yayınlar da cabası.

Yoklama başlıyor:

Buharî!Burda.

İbn Sinâ! Burda.

Farâbî! Burda.

Muhyiddin Arabî! Burda.

Fahreddin Râzî! Burda.

Kaşgarlı Mahmut! Burda.

Necip Fazıl! Yok. Sezai Karakoç! Birkaç tane. Nuri Pakdil! Yok. Cemil Meriç! Yok.

Yazık. Çok yazık. Sınıfın yarısı yok.