Müslüman dünyanın birkaç yüzyıldır geçirdiği bunalım, herşeyden önce kendine yabancılaşmayla açıklanabilir. Parçalara bölündüğünde daha akla birçok sebep gelse de, tüm bunlar yine kendine, kişiliğine, bulunduğu konuma, zaman ve mekana başkasının gözüyle bakmasından kaynaklanır. Bu başkası da hep “batı” olmuştur. Batının endüstriyel anlamdaki başarılarıyla büyülenen son dönem Osmanlı aydınları, başkasının gözüyle bakmanın en bariz örneklerini sergilemişlerdir. Tabi batılılışma, günümüze değin, eklemlene eklemlene, en revaçta görüş olarak ortaya çıkmıştır.

Memnuniyetsizliğin farkına varılması, her ne kadar olumlu bir gelişme de olsa, eğer bu memnuniyetsizlik, yerini çözüme bırakmıyorsa sorun devam edecektir. Çözümün ilk merhalesi, nerede bulunulduğunun bilinmesidir.İslamın, vahyin indiği coğrafyadan uzak ülkelere yayılmasından sonra, farklı kültür ve anlayışlarla karşılaşma vuku bulmuş ve bundan da, dolaylı olarak bir etkileşim süreci meydana gelmiştir. Her büyük kültürün, medeniyete dönüşme aşamasında, bünyesine kattığı kültür ve medeniyetler, dolayısı ile anlayışlar olmuştur. İslam’ın temel öğretilerinin hilafına olmamak vasfını taşıyan birçok görüş de bu şekilde Müslümanlar arasında revaç bulmuştur. Bilhassa felsefe ve tasavvuf hareketlerinin İslam dairesinde etkinlik göstermeye başlaması ve yerel kültürlerin anlayışa etkilerinin belirginleşmesiyle, klasik anlamda “İslam Düşüncesi” vücut bulma imkanına kavuşmuştur.

İslam düşüncesi, her ne kadar tekil bir ifade ile karşılanıyor olsa da bünyesinde bazen birbirine benzer bazen birbirinin nerdeyse aynı bazen de zıt birçok görüşü barındırmıştır. Farklı mezheblerin ve daha geniş anlamda fırkaların varlığı bunun en güzel kanıtıdır.

Son yüzyıla baktığımızda, İslam düşüncesi, artık bir canlanmanın gerekliliğinden iyiden iyiye sözeder olmuştur. Evet, böyle bir diriliş gerçekleşecektir. Ancak bunun yöntemi ne olmalıdır? İlmî altyapının sağlanması tek başına yeterli olabilir mi? Yoksa İslam dünyası hareketli bir aksiyon planı ile mi bu serpinişi gerçekleştirecektir? Şimdiye kadar söylenenlerin dışında yeni bir dil, bir söylem geliştirilmeli midir? Batıyı tahlil ederek mi biz kendimize geliriz, yoksa kadîm kültürümüzü günümüze taşıyarak mı?

Aslında bu sayılanların hepsinin de gerekli olduğunu söyleyebiliriz ve söylemeliyiz de. Tarihin bütün yükselişlerinin, önce kendini tanıma ve dolayısı ile hatalı yanlarının tespiti, sonra revaçta olan medeniyetin tahlili ile olduğu ortadadır. Avrupa’nın rönesans çıkışının temelinde eski Yunan’ı tedkik etmesi, sonra kendi kusurlarını ortaya dökmesi ve son olarak dönemin en yüksek medeniyetine sahip olan İslam milletlerini incelemesi yatar.

Geçmişimizi bir kenara bırakarak hiçbir uyanışı doğuramayız. Geçmiş, tıpkı insan genetiği gibi, topumların benliğinde değişmez izler bırakır. Milletin kimliği de orada saklıdır. Bu sebeple yükselişin ilk basamağını kendini ve tarihini tanıma oluşturur. Bu bilinç, travmalı uykuların sonunu getirecek tek hamledir.

Kendini, bütün önyargılardan, tabulardan kurtularak değerlendiremeyen hiçbir medeniyet hatalardan kurtulamaz. Hata, içeriden bakılıp tamir edildiğinde “hata” olur. Çünkü kendinden önce başkasının farkettiği şeye hata değil “zaaf” denir.

Hiçbir medeniyet, kendinden önceki medeniyetlerden, bünyesinde barındırdığı kültürlerden bağımsız, saf, ârî bir şekilde kurulmamıştır. İnsanlık, tekamül sürecini elden ele taşırken daima daha öncesinin temel birikimlerini bir sonrakine miras bırakmıştır. Müslüman filozoflar bunu bildiklerinden, tercüme hareketlerini gerçekleştirmişler; mutasavvıflar önceki peygamberleri, kavimleri örneklemişlerdir.

Bugün, İslam anlayışının Anadolu’da yansıması samimiyet ve ahlaksa, okumuş kesimde bu, kendini “vicdana hapsedilmiş bir din” tezahürü ile karşılamaktadır. İslami anlayışın okumuşlar arasında da yaygınlaşması, -tabiri caizse- İslam’a entelektüel birikimde bir fırsat tanımıştır. Bu tanımayla birlikte, gerek kültür gerek sanat gerekse felsefede ilerlemenin yaşandığını rahatlıkla söyleyebiliriz. İlmî canlanmanın da ancak bu yolla sağlanacağı, kaçınılmaz bir gerçek olarak karşımıza çıkıyor.

İslam’ın ne olduğuna, nasıl anlaşıldığına dair sorulan bir soru, şayet ilimde, sanatta, tefekkür ve felsefede, ekonomide, askerlikte ve sosyal yapıda ne konumda bulunduğumuz bilgisinden yoksun cevaplanmaya çalışılırsa, cevabın daima eksik bir yönü kalacaktır. Dışa tesirimiz nasıldır ve içimiz dışarıya nasıl yansımaktadır? Gerçek bir sorgulama sürecine girmediğimiz müddetçe, İslam’ın ne derece ve nasıl anlaşıldığının ortaya konması mümkün değildir.

İslam’ın nasıl anlaşıldığı, nasıl anlaşılması gerektiğini tespit için nasıl zorunluysa, İslam aleminin ayrı ayrı disiplinlerde ne durumda olduğunun bilinmesi de nasıl anlaşıldığının bilinmesi için o derece zorunludur. Ümmet bilincinin, seküler dünyanın psikolojik baskılarının önüne geçmesi dileği ile yapılan çalışmalar, kaynağını ilimden, gücünü tefekkür ve felsefeden, desteğini sanat ve edebiyattan, ve heyecanını da gençlikten almak zorundadır. Bu sayılanların hepsinin de İslam dünyasında ziyadesiyle bulunduğunu düşündüğümüzde, köklü geleneğimizin ne derece mümbit olduğunun farkına varırız. Ancak önemli olan kendini görmek, nerde ve ne şekilde bulunulduğunu tam anlamıyla bilmektir.

İslamın, ömrünü geçirdiği on dört yüzyıllık zaman içerisinde ve yayıldığı coğrafyada yerellikle, zamanla, insanların karakteri ile ve olayların tesirleri ile belki yüzlerce farklı algılanışı, anlayışı mevcuttur. Bu zaten kaçınılmazdır. Ancak bu farklılıkları bir narın taneleri arasındaki farka benzetebiliriz. Tüm taneler farklıdır, fakat hepsi de nar tanesidir. Bizi bir çatı altında toplayan ve aynı inancı asgarî müştereğimiz kılan şeyin Allah’ın kelamı ve Resul’ün sünneti olduğunu bilmemiz yeniden ümmet bilincine layıkı ile kavuşmamıza kapı aralayacak, ilmin ve irfanın parlak yollarını yeniden Müslüman toplumlar için yürünebilir kılacaktır.