Hiç kapatmadım gözlerimi sen kapattığından beri.

Karanlığa bulandığımın hemen ertesinde bir kış gecesi yaşamışım; aldanışlarıma bırakmışım kendimi. Seni, sesinde var edince Yaradan, varlığın tadına varmışım.

Bir cadının gözlerindeki öfke, sükûnetimizin serinliğinde eriyorken, yağıyorken üstümüze derin düşünceler, birbirimizin göğüs boşluğunu doldurmakta uçuşan suretlerimiz.Gönül… En son noktadan geri dönme üzerine şartlı. En son: en önceden bir sonra. Ve hakikat; izlerimi geri geri takip etmenin lügatlerdeki adı.

Kararımı verdiğim an, aklımda bir kasırganın olması kaçınılmazdı. Ve kaçınılmadı. Bir buzdağının yalnız yerinde var olması kadar acı ve ürkünç ve kışkırtıcıdır benim sana emanet ettiğim cadı süpürgeleri.

Önce gidip sana nasihat etmeliydim: cadı, seni bekliyor.

Sonra gelip bana hakikat öğretmeliydin: cadı beni gözlüyor.

Tüm kuramların, kurumların, kuranların dışında bir sezgidir karanlık gecelerimin ilhamları. Karanlık gecede elime aldığım kara kalemimin kara yazısı. Aklıma gelen mum içimi aydınlatır mı? Suların akarken söylediği şarkılar ne dilde? Dilime gelmeyen kelimelere rüyalarda buluşuyordum. Kışkırdım neye kızıyorsam onun karşısında. Aynam bende kendini görüyor. Görüntü hangimiz? Hakikat ne tarafta?

Bir çürük tahtanınki kadar acı çıkıyor sesim. Sussam, kurduğum şehirler yıkılacak üzerime; konuşsam, bir fırtına patlar dilimin ucunda. Ellerimin sahip olduğu ne varsa bırakmaya niyetliyim. Koşulacak en uzak yere koşmalıyım.

Darağacı.

Hançere.

Boşluk.

Ve kendimle konuşurken tepeme binen sarhoşluk.

Kuşku doluyum, var mıdır ben olmayınca ben olacak biri? Kuşkuluyum; bomboş sokakları yürürken aydınlatır mı gözlerin beni? Hiçbir sesin ve meleğin olmadığı zamanlarda gezsem, kurur mu yeni yeşermiş tarlalar?

Güneş.

Sarı.

Darağacı.

Korkuyorum gidince, ellerinden bir parmak düşsün boşluğa. Kursağım kurudu. Burası mümbit bir çağlayan. Doldurdum ellerimi çakıl taşları ile. Sesini aldım yanıma. İstediğim beş rengi seçtim; ikisi dünyada kaldı. Ben varım, ses var.

Haydi gör beni. Sesimi gör.