Elimize bir kalem aldığımızda, ilk aklımıza gelen şey hemen karşıdakini eğitmek olabiliyor. “Okuyucu benim bildiğimi bilsin de aydınlansın” inancına dayanan bu vurgu, temelde doğallıktan ve dolayısıyla da insani olmaktan uzaktır. Bildiğin şeyi ne kadar biliyorsun ve gerçekten her şeyi okuyucuya vermekle bu derece yükümlü müsün? İnsanın içindeki bir tür gururdan kaynaklanan bu düşünce, gerçek sanat eserlerinde olması gerekene oldukça uzaktır. Yazı yazma yahut herhangi bir tür fikrî faaliyette, mesaj kaygısına düşmek, insan olmanın ilk gereklerinden sayabileceğimiz samimiyetle bağdaşmaz.

Peki ne olmalı? Söylediklerimiz, yazı yazılmamasını veya yazılırsa bir anlam içermemesini gerektirmez. Anlamlı ve güzel olan her şey makbuldür. Ancak, yazı özelinde konuştuğumuz için, yazılan yazıyla okuyana bir takım mesajlar sunmak, onu etkileyerek, aslında henüz düşünmeye bile başlamadığı şeyleri empoze etmek, ahlaktan ve içtenlikten uzaktır. Bazı üst seviye konuları okuyucunun seviyesine indirip anlatmaya çalışmak da belki bu kategoriye sokulabilir.

Şimdi söylediklerimizi değerlendirelim:

Öncelikle, bir kimsenin iradesini zorla yada güzellikle baskı altına almaya kimsenin hakkı yoktur. Hele de bunu bir ideolojik yahut dinî duyarlıkla yapmaya çalışıyorsa. İnsan, Allah tarafından inanmaya zorlanmamış ve teklife muhatap olmuşsa, açıkça anlatılan her şeyi anlama kabiliyetine sahiptir. Bu durumda, “adam kazanma” “doğruyolu gösterme” gibi amaçlara yönelik işgüzar tavırlardan uzak durmak ve söylenecek olanı en açık ve yalın haliyle teklif olarak sunmak gerekir. İradenin bağlanacağı her türlü faaliyetten kaçılması şarttır.

Bir insan, yazısıyla bir şeyler anlatmak istiyorsa, aslında bu öncelikle, kendine bir anlatım olmalıdır. İçten içe bir şeyler vermek, bir insanı eğitmek değildir asla. Zira eğitime muhatap olanın bunun farkında olmaması, eğitim değil zorbalıktır.

Doğruyu anlatmak isteyebilir bir kişi ve bunu tümüyle hakikatin dile getirilmesi için yapıyor olabilir. Ve böyle olmalıdır da. Ancak bunun yolu, okuyucuyu ikna komasına sokarak olamaz. Anlatmak istediğini sade ve net olarak ortaya koyan kimse, saklı bir amaçla kaleme alınmamış yazısıyla bu arzusunu yerine getirebilir.

Bugün bu söylediklerimizi gazetede, köşe yazılarında sıkça gördüğümüzü söyleyebilirsiniz, ancak bence daha vahim olanı, halen çokça okunmakta olan kitap ve dergilerde bu temel ilkenin yoksunluğu ile karşılaşmamızdır. Farkında olmadan bizlere “empoze” edilen fikirleri, farkında olmadan savunur hale geldiysek, bilin ki bu, kimi işgüzarların işte bu mesaj kaygısı sebebiyledir. Yazı, ahlaktan arındırılınca, geriye harflerden bir hapishane kalır.

İkinci deyişimize gelirsek. Her doğru her yerde söylenmez. Bir dönem sıkça kullanılan bu cümlenin takiyye veya konjonktürle ilgisi olduğu söylenirdi. Yani insan, doğruyu, söyleyene zarar verip vermemesine göre değerlendirmeli ve öyle söylemeliydi. Klasik İngiliz “havayı koklama” mantığıdır bu.

Halbuki bu söz, yüksek fikirlerin ayağı düşürülmemesi ilkesi ile ilgilidir. Geleneksel anlamda, derin düşüncelerin alelade konuşulması, seviyeye uygun olmayanlara açılması doğru değildir; bu yüzden her doğru her yerde söylenmez. Kimi doğrular, karşıdakinin anlayamayacağı bir şeyse, insanın kendinde sır olarak kalmalıdır. Aksi takdirde, bilginin yükünü kaldıramayacak zihinler, bu bilgilerin altında ezilmeye mahkum edilmiş olur. Şu an, kültür ortamımızdaki bu seviyesizliğin bundan daha açık bir nedeni olamaz.

Burada elitist bir yaklaşımı savunmuyorum. Zira, yapılan açıklamalarla yetinmeyen zihinler, arayışa girecekler ve kendi yollarını çize çize hakikat yolculuğuna çıkacaklardır. Bunun yanında, zaten verilenle yetinen bir zihne, daha ötesini söylemenin hiçbir faydası yoktur. Aksine yukarıda belirttiğimiz gibi zararı çoktur.

Her doğru her yerde söylenmemeli ve söylendiğinde de net ve anlamlı olmalıdır. Gizli niyetle söylenmiş sözler, hakikati değil felaketi hükümran kılar.