Bugün, Müslümanlar olarak tarihe bakışımızda sorunlar var. Tarih bizim için ya bir gurur vesilesi, yahut bir pişmanlıklar çöplüğü. Ancak tarih demek, hem toplumun, hem bireyin kimliği demektir. Geçmişten bir gün bile eksiltemediğimize ve geçmişe bir gün dahi ekleyemediğimize göre, kimliğimiz geçmişimizden farklı olamaz. Maveraünnehir, İslam ümmetinin tarih içinde kimlik kazandığı bir devrin resmidir. Bugün, tasavvuftan hadise, felsefeden coğrafyaya birçok alanda düşüncelerimiz, duygularımız muhakkak Maveraünnehir’den izler taşır. Bu izleri bulmak, geçmişi bulmak; geçmişi bulmak kimliğimizi, kişiliğimizi kazanmaktır.

Kişiliğimizi arıyoruz. Bir krizle karşı karşıya kalan her toplum gibi panik içindeyiz. Toplumdan bireye, bireyden evrensele yayılan büyük bir krizin eşiğini atladık, şimdi bizzat içindeyiz. Doğunun ve batının sınırları delindi; delindikçe zamana ve mekana dair tüm değerler yozlaşmaya başladı. Kimlikler karıştı, suratlar değişti, sesler bozuldu. Hiçbir şeyin tam tanımı yapılamaz oldu. Çilenin adı daima caddeleri doldurdu. Kıskanç toplumlar, bireylerini düşman saflarına salınacak birer dinamit olarak hazırlarken, insancıl hassasiyetler kendi çapını aşmayacak yörüngelerinde mahsur kaldı. Kısacası değişim, bir insandan insanlık denen mefhuma, kalpten zihne, tarihten umuda her alanda yakıcı nefesini hissettirdi ve hala hissettiriyor.

Değişmeyen ne? Nedir daima kalacak olan? Fani bir elin inşasından doğan yapı, baki olabilir mi? Sorularımız ve sorunlarımız, sonsuza dek uzayıp gidecekse, soru sormanın anlamı ne? Tüm bunlar da dahil neden hiçbir sorunun cevabı yok?

Dünya, gerek sanayi inkılabı ile, gerekse Rönesansla, gerekse coğrafi keşifler ile inanılması güç, korkunç denecek kadar hızlı ve bir o kadar dayanıksız değişimler geçirdi. İnsan zihni, gönlünden koptu. Sadece şehirler değil, köy köy büyüyen bir canavara dönüştü medeniyet. Kusursuzu arama vaadiyle kandırıldı toplumlar ve asıl aranan, kusursuz iktidar ve hesapsız baş eğdirme idi. İslam toplumları, bu baş eğdirmenin bir numaralı hedefi oldu. Çünkü kaynağından gür ve bitimsiz bu akım, dünya pazarlarında at koşturan tüm cambazların aşına su katıyordu. Evet, insanlık zehirle pişmiş aşa razı olamam dedi İslam’ın gür sesiyle.

Bugün olduğu gibi, tarihin bir çok anında, gerek tek tek fotoğraflardan gerekse aile albümü diyebileceğimiz kronolojilerden benzeri krizlerin yaşandığını öğreniyoruz. İslam medeniyeti, en inceldiği yerden daha kuvvetle akmaya başlamış bir nehir gibi yatağını bularak bizim avuçlarımıza dökülmektedir şimdi.

Maveraünnehir medeniyeti, İslam kültürünün, sanatının, edebiyatının, adalet ve düşünce sistemlerinin doruğa ulaştığı zirveden bir örnektir. Kusursuz denebilecek şehirlerinden bugüne nerdeyse hiçbir şey kalmasa bile, o toprakların çocuğu olarak İmam Buharî Hazretlerinin hadis ilmine ve dolaysıyla fıkha, tefsire, kelama ve sair İslam literatürüne katkısı hiçbir şekilde silinemeyecek bir işaret olarak medeniyetimizde benliğini bulmuştur. Kişiler toprak olur, adlar unutulur; binalar yıkılır, toz duman kalır; ama esaslı eserler, kalıcıdır. Bir köprüden daha uzun ömürlü fikirler, inanış ve sezişler yeryüzünde ömürlerine ömür kata kata belki yüzyıllarca yaşar, sonra da kendinden bir iz bırakarak tarihe karışırlar. Dikkat edin tarihe karışmak, benliğe dahil olmak demektir: Batı gözlüğünden bakarak, yok olmak demek değildir.

Tarih kitaplarından coğrafya kitaplarına bir geciş yaparsak görürüz ki; Maveraünnehir’in doğal sınırları olan Ceyhun ve Seyhun ırmakları arasında, Fergana vadisi uzanır. Vadi boyunca Semerkand, Buhara, Nesef, Tirmiz gibi şehirler yer alırlar.Vadinin sonunu ise Zarefşan (altınsaçan) nehri getirir. İşte bu çizilen sınırlar arasından çıkan ilim, fikir ve sanat erbabı, sadece isimleri alt alta sıralanacak dahi olsa ciltler dolusu kitap tutar. Doğu’nun kadim geleneğinden sökün eden mistik havası ile karşılaşan İslam ruhu, başlıbaşına bir İslam disiplini ve dünyada eşi görülmeyen bir teori-pratik bütünlüğü sistemi olan tasavvufu doğurmuştur. Seyhun ırmağının doğusunda yer alan Taklamakan Çölü’nden –ki bir nevi doğunun kuraklığını sembolize eder- sonra bu yeşil vadi, insanlığa adeta su kaynakları gibi ilim ve hikmet kaynaklarını cömertçe sunmuş, bu kaynakların ulaştığı yerlerde medreseler sayesinde ilmin her türü, dergahlar sayesinde toplumsal ve bireysel eğitimin her yönü serpilmiş, gelişmiştir.

Maveraünnehir, İslam’ın doğuda açan bir çiçeğidir. İslam düşünce tarihinde tam anlamıyla “çığır” denebilecek gelişmeler, bu coğrafyanın çocukları eliyle gerçekleşmiştir. Fizik ve metafiziğe açılımları ile devre damgasını vuran Farabi; oldukça geniş tıp bilgisi ile beraber daha çok İslam felsefesine katkısı dolayısı ile rahmetle anılacak İbn Sina sözümüze yeter kanıt teşkil eder. Yine İslam’a özgü bir düşünce sistemi olan kelamın en büyüklerinden ve en yaygın itikadî mezhebin imamı Maturidî, Maveraünnehir’den yetişmiş bir diğer düşünce kutbudur.

Yine büyük tasavvuf büyüğü Hoca Ahmet Yesevi, Ceyhun ile sulanmış toprakların, insanlığa, İslam’a ve özelde Anadolu Müslümanlarına armağanıdır. Tasavvufta olduğu kadar edebiyatta da etkisi büyük bu büyük insanın da dahil olduğu erenler, Anadolu’nun Müslümanlaşmasına birinci elden vesile teşkil etmişlerdir. Bu yolla, hem Anadolu’nun İslam’a kazandırılması sağlanmış, hem de buralara göç eden başta Türkler olmak üzere Müslümanlar kümlüklerini koruyabilmişlerdir.

Astronomi, matematik, doğa bilimleri, coğrafya ve tarih alanında İslam ve Türk dünyasının incisi Birûni, Ceyhun’dan su içmiş ve buranın havası ile ciğerlerine sayılan ilimleri nakşetmiştir. Tıpkı “cebir”in ve sıfırın babası matematik, astronomi ve coğrafya bilgini Harezmî gibi.

Elbette verilebilecek isimler bu kadar değil. Yalnızca en meşhurlardan birkaçını saydık burada. Kitaplar, dergiler, makaleler, camiler, yazıtlar, saraylar dolusu iz, kimliğimizi ve kişiliğimizi bulmak adına araştırılmayı, okunmayı, yazılmayı ve tartışılmayı hak ediyor. Adlarını bile saymakta aciz kaldığımız bunca isim, daha düne kadar bu isimlere kucak açmış bunca şehir, ve Fergana vadisince dolu iz, bizden bir parça olarak bizim ilgimizi bekliyor. Orada, toprağın derinliklerinde yatan biziz, başkası değil.