İbrahim’i hiç böyle suskun görmemiştim.

Masada unutulan bir cüzdan yalnızlıginda gelir, konuşurdu benimle. İbrahim, aslında suskunluğunun, o sukunetteki huzurun sadakasını verirdi benimle konuşarak. Fakat İbrahim’i hiç böyle görmemiştim.

Kendisi başlattı ilkin. Benim sorularımı görmezden geldi. Binaları, arabaları, savruk delikanlıların akşam piyasasını, kasetcalari ve elektirigi sorusumu mu kaldıramadı acep? Yok, böyle değil. Çünkü her birini –onun anlattığı kadarıyla biliyorum.

İbrahim’i hiç böyle görmemiştim. Konuşurken bile susan bir bakışla geldi. Toprağımı biraz eşeledi ve gitti. Şehrin aynaya dönmüş yüzündeki bir siluet oldu, çıktı kapıdan.

İbrahim böyle suskun değildi. Neler oluyor ona anlamıyorum.