Değerlerin olmadığı bir dünya düşünemiyorum. Çünkü insan olmazdı. Insanın olmadığı bir alem düşünemiyorum, o zaman yaratılış anlamsızlaşırdı.

Bu girizgah, kendimize önemli sorular sormak için gerekliydi. Önemli sorular derken, hayata, varlığa ve anlam’a ilişkin sorulardan bahsediyorum. Insanı alemde konumlandıran ve yaşatan bu sorular, cevapları bulunmasa bile kıymeti haizdirler. Çünkü sorulan soru, insanın anlam dünyasının aynasıdır.

Soruları sormak için ihtiyaç duyduğumuz inançlar, birbiriyle uyuşma ve çatışma durumlarında sorgulanır. Insan, kendini, ailesini, şehrini ve çevresini böyle sorgulamaya başlar. Bu sorgulama sonucunda da, onlara bir ‘değer’ biçer.

Inançların şekil verdiği değerler, hayata, doğaya ve zamana bükülerek medeniyeti meydana getirirler. Medeniyet de, kültür kanalıyla somut dünyaya adım atar; böylece metafizik gerilim, fiziği doğrudan etkilemeye başlar. Kültür, adından anlaşılacağı üzere topraktan çıkan, insanın üretimi demektir. Kültürlenme yani metafizikle olan bağ, sürekli akan bir nehir gibi, devam ettikçe, insan varlığı da beslenir.

Modernite, yeni’nin iktidarı olarak, tamamlanmamış ve sürekli başkalaşan bir süreç olduğu için kesin bir tanıma sahip değildir. Bu doğası gereği, başlangıçta sahip olduğu metafizik nasibini yitirmekte gecikmemiştir. Modernite, sorunlar çıktıkça/sorularla karşılaştıkça yeni sorular sorar. Bu soruları, nadiren cevap bulmak için, çoğu zaman daha ileri sorular yaratmak için kullanır. Fakat iki türlü de kendi değerler sistemini güçlendirme çabasındadır. Postmondernite de, bu çabanın ürünü olarak, modernite sürecine dahil bir ‘iç süreç’ olarak doğar.

Yeni değer üretme ve tüketme çarkına tüm dünyayı sokan modernite, kendi bağlamındaki aleyhinde fikirlerle dahi beslenirken; müslüman düşünürler de, temel doğruluk değerlerlerindeki uyuşmazlığa bakmaksızın modernitenin sorularını sahiplenmiş ve mahiyetine ilişkin bir tefekküre dalmadan bu sorulara cevaplar aramaya koyulmuştur. Hatta modernitenin çıkış yolu olarak islami değerlere atıf yapanlara, islamın ‘modern’ veya ‘postmodern’ tabiatınden dem vuranlara dahi rastlanmıştır ve hala da rastlanıyor.

Islam düşüncesi, daha önce modernitenin ve onun ideolojisi olan modernizmin olduğu gibi şimdi de postmodernizmin sorularını kucaklıyor. Kendine ait olmayan soruların peşinde koşarken kendi sorularını/sorunlarını unutan fikir dünyamız, karşılaştığı sorunlara kendinin sandığı cevapları öngörüyor. Yani, modernitenin seküler ve yeni’ci yapısıyla henüz yüzleşmeden, yılanın deliğinden bir kez daha ısırılıyoruz.

Burada, alemşümul soruları göz ardı ettiğim ve anlam faşizmine gittiğim düşünülebilir. Ancak ben, bu soruları inkar etmeyi değil, soruların nasıl, neden ve kimin tarafından sorulduğuna dikkat etmeyi öneriyorum. Cevaplanmaya ‘değer’ soruların dahi, önce kendi anlam dünyamızdaki karşılığı sorgulanmalı. Yoksa değerlerini bilmediğimiz bir soru’nun, cevabının değeri ne olabilir ki?