Hasbelkader bir şekilde varız bu dünyada. Gelen gidiyor, giden gelmiyor. Bu müthiş döngü çok acımasız, çok sıkıntılı. Hayat zor, çetrefil ve kavga içinde. Hayat kavgası tüm acımasızlığıyla devam ediyor. Hayat bir kavgadır, “yaşam” bir mücadeledir.

Bu modern bakış açısı klasiğine göre, hayat kavgadır. Sadece insan değil, cansızlar dahil tüm varlıklar, varlıklarını devam ettirmek için kavga etmektedirler. Modern bilimin temelinde de bu mücadele yatar. Psikolojiden sosyolojiye, fizikten astronomiye, metafizikten ekonomiye kadar her alan bu kavganın birer mecrasıdır.

Bu bakış açısının gerçeğe tekabül eden yönü, insanın ‘var’ olmaya olan yatkınlığıdır. Ancak bunu elde etmek için kavga edilmesi, hayatın bir rekabetle açıklanması tamamiyle, kainata savaş açan bir ‘he-man’ tasavvurudur. Biz ‘insan’lar, buna nasıl cür’et eder, nasıl güç yetirebiliriz ki?

Hayatı yine ‘hayat’a referansla açıklayan bakış açısıyla, hayatı, ondan daha üstün değerlere referansla açıklayan bakış açısı birbirinden tümüyle farklıdır. Bu yüzden, insanın, tabiatın, zamanın, mekanın ve eşyanın değeri de bu ölçeklerde anlam kazanır. Aynı şeyi bile söyleseler, temel doğruluk değerlerindeki farklılıktan ötürü, bambaşka anlamlar ifade edilir. Orneğin “Grekler: “İnsan eşref-i mahlûkattır” derken bir şeyi kastediyordu; Müslümanlar aynı cümleyle başka bir şeyi kasteder. Birinciler, insan madem yaratılmışların en şereflisidir, o halde o, tabiatı istediği gibi tasarruf edebilir, onu kendine bend etmek için elinden geleni yapmakta serbesttir mantığı ile hareket ederken; Müslümanlar bunun tam tersine bir niyetle yola çıkarlar ve insan madem yaratılmışların en şereflisidir, o halde tabiata şerefli mahlûka yaraşır biçimde muamele etmelidir, derler.” (Rasim Ozdenören)

Temel inanç değerlerindeki bu farklılıktan dolayı zenginlik-fakirlik, güzellik-çirkinlik, şeref-rezillik algıları da farklılaşır. Var olmanın, hasbelkadar kazanılmış olduğu ve elde tutulmadığında yok olacağı inancındaki bir multi-milyonerin ve bir asgari ücretlinin hayat kavgası birbirinden çok farklı değildir. Hayatın kazanılacak veya kaybedilecek birşey olması, modernliğin fakir-zengin, müslim-gayrimüslim, kadın-erkek demeden herkese empoze ettiği bir bakış açısıdır. Hayat, bahşedenin emrine itaatle bir zafer olabilecekken, baştan kaybedilmiş acıklı bir savaştır artık.

Hayat gibi, moderniteyle içi boşalan değerler, yine modernitenin anlam dünyasınca doldurulur. Bu yüzden, mesela, islamcılık hayatı ‘mücadele’ olarak, feminizm ‘hak’ olarak, sosyalizm ‘diyalektik’ olarak, kapitalizm ‘rekabet’ olarak açıklar. Modernitenin tüm bu yavrucuklarında ortak özellik, hayatın, bir meta’ olarak değer’lenmesidir. Halbuki hayat, insanın kendi varlığını anlamlandırmasına hizmet ettiği ölçüde mücadeleyi, tepkiyi, diyalektiği ve rekabeti içerir. Nefisle mücadele, adaletsizliğe tepki, iman ile küfrün diyalektiği ve hayırda rekabet olarak anlamlıdır bu kavramlar.

Tabiatına/tabiata uyum sağlayan insan, hayatla barışır, onunla kavga etmez. Insanın hayat zannederek kavga ettiği de zaten kendi tabiati değil midir?