Tam öğle vakti. Patronların lokantaya, işçilerin yemekhaneye, öğrencilerin kantine akın ettiği bir anda… Parçalı bulutlu, olabildiğince serin bir havada… Akılların ve bedenlerin dinlenmeye çekildiği bir sırada… Güneş, binaların cüsselerinden, ağaçların gövdelerinden gölgeleri alıp gitti. Tabi öğlen vakti olduğu için ilk anda kimse fark etmedi bunu. Neticede, biraz olsun nefes almak, yemeğini aceleyle bitirmek ve işe, derse dönmek kaygısındaki gözlerden kolaylıkla kaçabilecek bir ayrıntıydı.

Ne zamanki sokaklar tenhalaşıp alışveriş kaygısındaki kadınlara kaldı, birkaç kişi durumu fark eder gibi oldu. Fakat  kimi bunu bir göz yanılması saydı kimiyse ışığın kendisini yanılttığını düşündü. Taksiciler yoğun trafikte gölgeleri seçemezlerdi, onlar için değişen birşey yoktu bu yüzden. Büro elemanları, galericiler, alışveriş merkezlerinin mutad müşterileri de zaten gölgelerin varlığından haberdar değildiler. Onlara göre de bir değişiklik olduğu söylenemezdi. Biraz kaygıyla da olsa herşey normal seyrinde devam ediyordu. Ta ki, şehrin orta yerinde, annesinin elinden tutmuş küçük bir kız ağlamaya başlayana kadar: “Gölgem nerde benim?!!”

“Sus” dedi annesi “herkesi başımıza toplama”. Ama üç beş kişi zaten anne-kızın etrafını sarmıştı bile. Kızın hıçkırıkları arasından heceleri seçenler, başlarına neyin geldiğini az çok sezdiler o anda: “Göl-gem-yok-be-nim!” Gayri ihtiyari kendi önlerine baktılar. Onların gölgeleri de yoktu. Binaların yanına, ağaçların etrafına, uçan kuşların hizasına göz gezdirdiler. Evet; kendileri dahil hiçbir şeyin gölgesi yoktu. Kısa süren şokun ardından, aklı evveller atladı hemen: dünyanın konumu gereği bizim şehrimizde gölgesizlik yaşanır kimi zaman. Bu, kulağa mantıklı geldi önce. Ama mırıldanmalar tekrar başlayınca bir başka sivri zekâlı şehir sakini görüşünü sundu: bizim daha önce de gölgemiz yoktu ki hiç. Gitgide büyüyen kalabalıktan kimileri buna bile inandı bir süre. Ne var ki zaman geçtikçe işin ciddiyeti de ortaya çıkıyordu. Kimisi evine koştu korkuyla, kimisi açık bir alana gidip daha dikkatli bakmaya koyuldu. Gölgeler yoktu.

Onlar böyle şaşkınlıkla hareket ederken güneş her günkü yolculuğunun sonuna yaklaştı. Daireden çıkan memurlar, dersi biten öğrenciler, satacak malı kalmayan dükkan sahipleri de binaları terk edip gölgelerini aradılar bir süre. Herşeyi başlatan minik kızı da annesi kucaklayıp götürdü. Güneş gibi şehir sakinleri de evlerine çekildiğinde her yemek masasının gündemi gölgesizlikti şüphesiz. Şaşkınlık evlere dolmuştu: Nasıl olur da çocukken ilk fark ettiklerinde çekindikleri fakat sonra öpüp arkadaş oldukları bu dost, bu kendilerinden bir parça, nedensizce çekip giderdi? Sabaha kadar konuştular, teoriler ürettiler, tartıştılar. Kimse bir çözüm bulamadı. Çocuklarsa  gölgelerini birinin çaldığına yürekten inandıklarından, uyanınca hırsıza haddini bildirmek üzere rüyaya daldılar.

Sabah gazetelerini eline alanlar yada televizyonu açanlar, şehrin ileri gelenlerinin açıklamasını işittiler: Şehrimizde ışık yok, gölgemizin olmaması normal. Bu çok mantıklı açıklamaya kimi coşkuyla kimi çaresizce inandı. İnanmayan birkaç kendini bilmezi de kimse umursamayınca, onlar da inanmış gibi yaptılar. Hayat kaldığı yerden devam etti. Yıllar geçti gölgesiz, çocuklar gölgelerini çalanın ışık olduğuna inanarak büyüdüler ve ışığa düşman oldular.