Ben başlangıçta kendinden habersiz bir muammaydım, sonra kendimi fark ettim, hemen ardından da düşmanımı. Bir düşmanım var, ona mahkûmum. O hep yanı başımda, ondan habersiz nefes alamıyorum. Her an beni gözleyen, her yaptığımı lehine kullanabilecek denli uyanık bir düşman bu. Onu içimde taşıyorum.

İçimdeki düşmanla nasıl savaşacağım? Beni benden iyi bilen bir düşmanı yenmek için, nerden başlamalıyım ki bir sonraki adımım onun işine yaramasın? Üstelik bu düşman benden başkası değilse, kiminle savaşacağım?

İşte burada muammayı fark etmem gerek; düşmanımı, ancak, yenmekten vazgeçerek yenebileceğim muammasını. Çünkü ona kazanma hazzını yaşattığımda, yensem de yenilsem de yenilen benim. O halde Ali’yi hatırlamalıyım, düşmanını son bir hamle ile yere serecekken, esas düşmanının onu ‘galibiyet’le nasıl kaybettirmek üzere olduğunu fark etmesini düşünmeliyim. Vazgeçmeliyim. Bile bile kaybetmeliyim. Severek kaybetmeliyim.

İçimdeki düşman, düşmanlıktan vazgeçinceye dek savaşa taraf olmamalıyım. Gemilerim battığında da kazanmalıyım, batmadığında da. Kaybetmekten bile vazgeçmeliyim. Kaybetmeyi de sevmemeliyim bu yüzden.

Düşmanımın el sürdüğü ne varsa haram bilmeliyim, galibiyet ya da mağlubiyet fark etmez. O hep bana dışarıdaki yenilgilerimi hatırlatıyor, zaferlerimi kutluyor. Ama dışarıda neye kaybedersem kaybedeyim, esas onun kazanıp kazanmadığında olmalı benim dikkatim. Çünkü o kazanıyorsa, dışarıda kazansam da kaybetsem de aslında kaybeden benim. Bu yüzden kazanmaktan da korkmalıyım.

Düşman, içime böylesine sızmışken kendimi asla ondan kurtulmuş bilemem. Çünkü en yaralayıcı taktiğidir beni kendinin mağlubiyetine inandırmak. O daima, kaybetme iştahıyla yeniden başlayacaktır savaşmaya. Hep açığımı kollayacaktır benim. Bu yüzden onun kaybedişine bile sevinmeyeceğim ki, farkında olmadan kaybeden ben olmayayım.

Düşmanım. Kazanan sen ol; ben kaybedenim. Çünkü ben, asıl kazancım peşindeyim, muammayı çözmenin değil.