Kol saatine kaçamak bir bakış attı. Sonra cebinden telefonunu çıkarıp oradan da baktı. Sonra telefonu gizleyerek saate bi daha baktı. Büyük mescidin önündeki merdivenlere oturmuş. Saatine bi daha baktı. Önünden bir kalabalık gidiyor. Malum öğleden sonra saatler. Benim onu izlediğimden habersiz. O telefona bi daha bakarsa gidip yapışacağım koluna. Elleriyle yüzünü kapattığında fark ettim, koluna asılı bir çanta var. Elbisesiyle aynı renkte olduğundan herhalde, dikkatimi çekmemişti. İşte telefonuna bi daha baktı.

– Delikanlı hayırdır?

– Hayır abi. Merhaba.

Dur şunu bi korkutayım.

– Noldu kimi bekliyorsun?

Yanına oturdum. Tedirginleşti.

– Kimseyi beklemiyorum. Namazı kıldım iş bakıyordum.

– Kolundaki ne?

Fena panikledi. İstemsizce bileğini elbisesinin içine doğru çekti. Gözünü kaçırıp

– Ney abi? dedi.

– Oğlum o kolundaki ne, saat mi? dedim.

Yüzünün rengi attı.

– Saat mi, ne saati abi, saat ne?

Neyse daha fazla oynamayım.

– Bak delikanlı, saatse bana saatin kaç olduğunu şöyle. Yok değilse zamanımı harcama benim.

– Abi, şey, dördü yirmi geçiyor. Yani en son baktığımda öyleydi.

– En son ben sana seslenmeden bakmıştın, çok değişmemiştir.

Bir deve böğürtüsüyle irkildik ikimiz de, ileride pazarın bittiği tarafta biri hayvanı delirtmişti anlaşılan. Delikanlı:

– Hala dört yirmi, dedi saate bakarak.

– Ne zamandır dolaşıyorsun? Ne zamandan geldin?

– Üç ay olacak iki dakika sonra. Buraya gelmemi söylemişlerdi. Siz?

– Ben otuz yıldır dolaşıyorum. Tabi buranın hızına göre. Daha bişey de çıkmadı.

Diğer eliyle saklamaya çalıştığı telefonu işaret ettim gözümle:

– Bak yakalanırsan alırlar seni. Gençsin de, kalırsın buralarda.

Telaşla çantasına attı telefonu. Hafiften ağarmış şakaklarında ter birikmişti. Mendilimi uzattım:

– Sil terini. Az kalmış, dayan biraz. Benim daha bi bu kadar daha var. Gitmekten korkar oldum yeminle.

Mendili alıp alnını, şakaklarını sildi. Dudakları kurumuş. Belli ki su da içme dediler. İstemsizce saate bi daha baktı. İleride deve hala bağırıyor, etrafı birbirine katıyordu. Bir anlığına o tarafa baktık ikimiz de:

– Merak etme şimdi gelir sinyal. Transfer için bu kadar merkezi bi yeri neden tercih ettiler anlamadım gerçi. Stajer misin sen?

– Yeni bitti stajım. Onu da elli yıl öncesinde yapmıştım.

O sırada saatin kadranı parladı. Delikanlı bi gülümsedi.

– Sinyal geldi, dedi coşkuyla, ayağa kalkıp üstünü başını düzeltti. Çantasındaki tomarın ucu görünüyordu:

– İyice sok şunu, dedim. Giderayak başına bela alma.

Tomarı çantasının içine bastırırken vücudunun yarısı saydamlaşmıştı bile.

– Hadi eyvallah, deyip, tezgahımın başına döndüm. Armutları yerleştirirken oğlanın neyi araştırdığını sormayı unuttuğumu fark ettim. Tomar götürdüğüne göre bizim departmandan değil. Kayıp Kitaplar’dan olmalı. Temiz iş valla, dayak yok kötek yok. Kitabı al çık. Otuz senedir, tabi buranın zamanıyla, ayaklanma çıkaracak adamı izliyorum. Ayaklanma çıkmadan önce beni fark edecek diye korkumdan zevk alamıyorum hiçbir şeyden. Fark etse bir de terfi yanar, işi berbat ettim diye. Neyse bakalım, akşam olmadan armutlar bitse de tezgahı toplayıp gitsem.